Türk – İslam Birliği

Nisan 30, 2009

İslam ahlakına dayalı olan bu birlik sayesinde tüm Müslümanlar birbirleri ile doğrudan ilişki içinde olacak, birbirlerinin sorunlarını yakından tanıyacak, dayanışma içine girecek ve
“tüm Müslümanlar kardeştirler” ilkesi temel alınacaktır.

Müslümanlar, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in devrinden bu yana, insanlığa; akıl, bilim, düşünce, sanat, kültür, medeniyet gibi alanlarda öncülük etmiş, “insanların hayrı”na dev eserler ortaya koymuşlardır. Avrupa Ortaçağ’ın karanlığında iken, dünyaya bilimi, akılcılığı, tıbbı, sanatı, temizliği ve diğer pek çok hasleti Müslümanlar öğretmiştir. Kuran’ın nurundan ve hikmetinden kaynaklanan bu İslami yükselişi tekrar başlatmak için, geçmişte olduğu gibi bugün de Müslümanların İslam ahlakını ve Peygamber Efendimiz (sav)’in sünnetlerini temel alan bir yol göstericiliğe ihtiyaçları vardır.

İslam kültürü içinde birleşmek

Bugün dünyanın en önemli ekonomik ve siyasi güç merkezlerinden biri Avrupa Birliği’dir. AB farklı dilde, farklı siyasi görüşte, farklı toplum yapısında 25 ülkeyi bir araya getirmeyi ve ortak hareket ettirmeyi başarmaktadır. Bu yapının en önemli özelliği, üye ülkelerin tümünün “Avrupa kültürü” üzerine inşa edilmiş bir değerler sistemini kabul etmeleridir. Bu değerler sistemi üzerinde, birbirleri ile siyasi, ekonomik, kültürel işbirliği yapmalarıdır. Bu katılımcı birlik yapısı Müslüman ülkeler içinde güzel bir örnek olacaktır. Türk-İslam Birliği de, üye ülkeleri ortak bir “İslam kültürü” içinde birleştirecektir. İslam ahlakını kendine temel almış bu birlik sayesinde de tüm Müslümanlar birbirleri ile doğrudan ilişki içinde olacak, birbirlerinin sorunlarını yakından tanıyacak, dayanışma içine girecek ve “tüm Müslümanlar kardeştirler” ilkesi temel alınacaktır. Böylece, Türk-İslam dünyasını sevgi, kardeşlik ve dayanışma temeli üzerine kurulu bir potada eritirken üye ülkelerin aralarındaki muhabbeti ve işbirliğini de arttıracaktır. Kuran ahlakının gereği olan Müslümanlar arasındaki dayanışma konusundaki hükümler, tüm Müslümanlar tarafından dikkate alınmalıdır. Allah Kuran’da insanlara mal hırsından korunmayı, ihtiyaç içinde olanları koruyup gözetmeyi ve yardımlaşmayı emretmiştir.

Allah inananlara karşı çok merhametli ve çok bağışlayıcıdır. İnananlar Allah’ın kendilerini bağışlamasını, sevmesini, korumasını istedikleri gibi diğer insanlara karşı da affeden, hoşgören ve koruyan olmalıdırlar. Bir Kuran ayetinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Sizden, faziletli ve varlıklı olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte eksiltme yapmasınlar, affetsinler ve hoşgörsünler. Allah’ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz?
Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.”
(Nur Suresi, 22)

Ayrıca Yüce Rabbimiz, Kuran’da iman edenlerin birbirlerinin velileri olduğunu bildirmiştir. (Tevbe Suresi, 71) Dost, yardımcı, destekçi, koruyucu gibi anlamlar içeren “veli” sözcüğü, Müslüman toplumlar arasındaki dayanışmanın ve desteğin önemini vurgulamaktadır.

İslam ahlakının özü barış, sevgi, şefkat, kardeşlik ve fedakarlıktır

Türk-İslam Birliği, yalnızca Müslümanlara değil tüm insanlığa barış getirmeyi hedef edinmeli, aldığı kararlarda ve uygulamalarında barışsever ve uzlaşmacı bir tavır sergilemelidir. İslam’ın özü, Allah’ın Kuran’da bildirdiği güzel ahlaktır. Bu ahlak iman edenlerin, sevecen, yumuşak huylu, şefkatli, hoşgörülü, adil, anlayışlı, sabırlı ve fedakar olmalarını gerektirir ve insanları huzur ve barış dolu bir dünyaya davet eder.

Müslüman Allah’tan korkan ve O’nun emirlerine uyan, Kuran ahlakını titizlikle uygulamaya çalışan, dünyayı güzelleştiren, barışı ve huzuru hakim kılan insandır. Amacı insanlara güzellikte, iyilikte ve hayırlı davranışlarda bulunmaktır.

Bu nedenle Türk-İslam Birliği’nde İslam ahlakının insanlara kazandırdığı fedakarlık, kardeşlik, dostluk, dürüstlük, adalet, sadakat, vefa ve hizmet anlayışı en güzel şekilde temsil edilmelidir.

Türk-İslam-Birliği from Yeni Osmanlilar on Vimeo.

İnsanların fikir, düşünce ve yaşam özgürlüğünü güvence altına alan İslam ahlakı, insanlar arasında gerginliği, anlaşmazlığı, birbirlerinin hakkında olumsuz konuşmayı ve hatta olumsuz düşünceyi (zannı) dahi yasaklar. Müslümanların oluşturduğu bir birliğin de, bu esasları temel alarak dünya barışı için faaliyet göstermesi gereklidir.

Müslüman toplumunun özelliği itidalli ve dengeli olması, insanlara iyiliği emredip onları kötülükten sakındırmasıdır.

Rabbimiz, Bakara Suresi’nin 143. ayetinde Müslümanların insanlara şahit ve örnek olmak üzere, “orta bir toplum” olduklarını bildirmiştir.

Bir başka ayette ise, Müslümanların insanlığa hayırlı bir toplum olmaları gerektiği şu şekilde bildirilmiştir:

“Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; maruf (iyi ve İslam’a uygun) olanı emreder, münker olandan sakındırır ve Allah’a iman edersiniz…”
(Al-i İmran Suresi, 110)

Allah’ın Kuran’da bildirdiği özellikleri yaşayan Müslümanların meydana getirdiği bir birlikteliğin, bütün bu güzel ahlak özelliklerinin koruyucusu ve en güzel temsilcisi olması gerektiği açıktır.

İslam ahlakının güzelliklerini yaşamak

Ekonomik ve toplumsal sorunların çözümü ile toplumsal ahlak arasında önemli bir ilişki vardır. Örneğin, ekonomik sorunların en önemlilerinden biri olan sosyal adaletsizlik, temelde ahlaki bir sorundur. İslam ahlakını özümsemiş bir toplumda sosyal adaletsizlik yaşanmaz. Allah Kuran’da insanların ihtiyaçlarından arta kalanı, ihtiyacı olanlarla paylaşmalarını tavsiye etmiştir. Ayrıca israf, Allah’ın haram kıldığı bir fiildir. Maddi imkanların belirli insanlara imtiyaz sağlayan bir unsur haline gelmemesi, yalnızca bir grup insan tarafından paylaşılan bir ayrıcalık olmaması Kuran ahlakının gereğidir.

Kuran ahlakı sosyal dayanışmayı gerektirir ve insanların birbirlerinin ihtiyaçlarını gözetmelerini emreder. Hatta, Müslümanlar kendi ihtiyaçları olsa dahi ellerindeki yemeği öncelikle fakirlere ikram edecek kadar fedakar bir ahlaka sahiptirler. Üstelik bunu karşılarındakinin memnuniyeti için değil Allah’ın rızasını kazanmak için yaparlar. Kuran’da şöyle bildirilmektedir:

“Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. “Biz size, ancak Allah’ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür.”
(İnsan Suresi, 8-9)

Bireyler arasındaki dayanışma ve yardımlaşma kolaylıkla milletler arası ilişkilerde de sağlanabilir. Burada da İslam ahlakı, Türk-İslam Birliği’ne üye ülkelere yol gösterecektir.

Bir yanda abartılı lüks tüketimde bulunan bir ülke varken, diğer tarafta yeni doğmuş binlerce bebeğin açlıktan ölüyor olması kabul edilebilir bir durum değildir. Vicdan sahibi her insan bu durumdan rahatsızlık duyar.

Allah’ın Kuran’da emrettiği ahlakın gereği olarak israf önlendiğinde, dayanışma ruhu geliştirildiğinde, insanlar paylaşmaya teşvik edildiğinde ve özellikle insanlar vicdanlarını kullanmayı öğrendiklerinde, ekonomik dengesizlikleri tamamen ortadan kaldırmak mümkün olacaktır.


Milli Güvenlik Kurulu Hakkında Her Şey

Nisan 28, 2009

Malumunuz odur ki bugünlerde ülkemizin en önemli kurumu ülke güvenliği için bir araya geliyor. Bu önemli kurum ne yazık ki pek az kişi tarafından tam manasıyla biliniyor. MGK’nın resmi sitesinden alınan yazıda aklınıza gelebilecek tüm sorulara cevap verilmiş.

Millî Güvenlik Kurulu (MGK), 1933-1949 yılları arasında Yüksek Müdafaa Meclisi Umumi Katipliği, 1949-1962 yılları arasında Milli Savunma Yüksek Kurulu ve Genel Sekreterliği, 1961 Anayasası‘na göre Milli Güvenlik Kurulu ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği isimleri ile faaliyet göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti 1982 Anayasası‘nın 118. maddesiyle bugünkü haline gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti‘nin millî güvenlik siyasetinin tayini, tespiti ve uygulaması ile ilgili kararların alınmasını ve gerekli kurumlar arası eşgüdümün sağlanması konusundaki görüşleriniBakanlar Kurulu‘na bildirmekle görevlidir.

MGK, gerekli haller dışında iki ayda bir defa cumhurbaşkanı başkanlığında toplanır. Millî Güvenlik Kurulu; Cumhurbaşkanının başkanlığında, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Başbakan yardımcıları, Adalet, Millî Savunma, İçişleri, Dışişleri Bakanları, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ve Jandarma Genel Komutanından kurulur.Gündemin özelliğine göre Kurul toplantılarına ilgili bakan ve kişiler çağrılıp görüşleri alınabilir.

Millî Güvenlik Kurulunun gündemi; Başbakan ve Genelkurmay Başkanının önerileri dikkate alınarak Cumhurbaşkanınca düzenlenir.

Cumhurbaşkanı katılamadığı zamanlar Millî Güvenlik Kurulu Başbakanın başkanlığında toplanır.

Dünyada ve Türkiye’de güvenlik ve milli güvenlik kavramları nasıl algılanmaktadır?

Güvenlik, insanların toplu olarak yaşamaya başlamaları ve devletler kurmalarıyla bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmış, kavram olarak bilimsel çalışmalara ancak İkinci Dünya Savaşından sonra konu olmuştur. Güvenlik kavramı, başlangıçta yalnız askeri ihtiyaçlar ve düzenlemeler için kullanılırken, günümüzde bir sosyal bilim kavramı olarak kullanılmaya başlanmıştır. İnsanların ve toplumların en temel güdüsü ve en ilkel ihtiyacı olan güvenlik karşılanamadığı takdirde, toplumların özgürlük ve refah arayışlarını gerçekleştirmeleri mümkün olamamaktadır.

Küreselleşmenin yarattığı dinamik ortamın da etkisiyle ulusal ve uluslararası güvenliğe yönelik tehditler farklılaşmış ve bu durum klasik güvenlik kavramını değiştirmiştir. Nitekim BM Genel Sekreteri tarafından “Tehditler, Riskler ve Değişim” konusunda görevlendirilen ‘Akil Adamlar Grubu’, 2 Aralık 2004 tarihli “Daha Güvenli Bir Dünya: Ortak Sorumluluğumuz” başlıklı raporlarında, “Dünyanın BM’nin kurulduğu dönemde öngörülemeyen tehdit ve risklerle karşı karşıya olduğunu, tehdit / risklerin artık hiçbir sınır tanımadığını, birbirleri ile bağlantılı olduğunu ve ulusal düzeyde olduğu gibi küresel ve bölgesel düzeylerde ele alınmayı gerektirdiğini vurgulamıştır. Söz konusu rapora göre, büyük çaplı ölümlere veya yaşam şansının azalmasına yol açan ve uluslararası sistemin temel birimi olan devleti zayıflatan herhangi bir olay veya süreç uluslararası güvenliğe tehdittir.

Bu çerçevede, dünyanın ilgilenmesi gereken altı tehdit / risk grubu bulunmaktadır. Bunlar, terörizm, ülkeler arası çatışma, iç savaş, soykırım ve diğer büyük çaplı şiddet olayları dâhil iç çatışma, nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlar, sınır aşan organize suçlar, açlık, bulaşıcı hastalık ve çevre sorunları dâhil ekonomik ve sosyal tehdit / risklerdir.

Günümüzde, milli güvenliğin tanımı da yukarıda sınıflandırılan yeni tehditler çerçevesinde yapılmakta ve ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal her türlü konunun güvenlik boyutunun olduğu kabul edilmektedir.

Uluslararası temel anlaşmaların ortaya çıkış sebepleri, ortaya konuşlarındaki ilkeler ve bütünün yorumundan, güvenlik olgusunun sadece savaş, silahlı çatışma, kuvvet kullanma hallerinde değil, başta ekonomik, çevre, sağlık, sosyal ve eğitim olmak üzere bir bütün olarak ele alındığı görülmektedir. Birleşmiş Milletler (BM) Antlaşması’nın 55′nci maddesi bu hususu teyit eder mahiyettedir.

Bu nedenlerle, Türkiye’de de 2945 sayılı MGK ve MGK Genel Sekreterliği Kanunu’nun 2′nci maddesinde; “Milli Güvenlik; Devletin anayasal düzeninin, milli varlığının ve bütünlüğünün milletlerarası alanda siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik dahil bütün menfaatlerinin ve ahdi hukukunun her türlü dış ve iç tehditlere karşı korunması ve kollanmasını ifade eder.”şeklinde tanımlanmıştır.

Bu açıklamalar dikkate alındığında, Türkiye’de milli güvenlik kavramının klasik ve teknik anlamından uzaklaştırılarak tüm politika alanlarını kapsayabilecek şekilde algılandığını ve tanımlandığını belirtmek mümkün değildir.

Sayfa Başı


Milli güvenlik, kamu düzeni ve emniyeti olarak tanımlanabilir mi?

Milli Güvenlik, bazen ”kamu düzeni ve emniyeti ” olarak anlaşılmaktadır. Ancak, bu şekilde anlaşıldığında, milli güvenlik; adeta genel asayiş hizmetine indirgenmiş olmaktadır. Oysa milli güvenlik, asayiş hizmetinin de üzerinde, güvenliğin en üst yapısı ve toplam güvenliğin bir şemsiyesi konumundadır.

İçeriği iç ve dış güvenlik ile savunma konularından oluşan milli güvenlik kavramı, teknik olarak kamu düzeninden farklıdır. Bu bağlamda, iç güvenliği ilgilendiren her olgunun kamu düzenini bozduğu söylenebilirse de, kamu düzenini bozan her olgu milli güvenliği bozmayabilir. Bu çerçevede milli güvenlik;

- Yalnız halkın değil, devletin ve anayasal düzenin devamını da sağlayan hukuki, siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel yönleri bulunan;

- Zaman ve yer açısından uzun süreli, devamlı, içten ve dıştan tehlike ve eylemleri içeren;

- Belirli bir bölgeyi ilgilendiren faaliyetlerden ziyade devletin tüm varlığını ve ülkesini ilgilendiren, hatta yalnız belli bir bölgede olsa bile tüm halkı etkileyen ve yerleşik düzeni bozan veya ortadan kaldıran nitelikteki hareketleri kapsayan bir olgudur.

Sayfa Başı


Milli güvenliğin tanımında sözü edilen “Anayasal düzen” ne anlama gelmektedir?

Anayasal düzen; Anayasanın temel ilke, esas ve hükümlerine göre kurulmuş olan düzendir. 1982 Anayasası’na göre;

I. Devletin Şekli
Madde 1:Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

II. Cumhuriyetin Nitelikleri
Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.

III. Devletin bütünlüğü, resmi dili, bayrağı, milli marşı ve başkenti
Madde 3:Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.
Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Milli marşı “İstiklal Marşı”dır.
Başkenti Ankara’dır.

IV. Değiştirilemeyecek Hükümler
Madde 4: Anayasa’nın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2′nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3′ncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

V.Devletin Temel Amaç ve Görevleri
Madde 5: Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.

VI. Egemenlik
Madde 6: Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.
Türk Milleti, egemenliğini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.
Egemenliğin kullanılması hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.

VII. Yasama Yetkisi
Madde 7: Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.

VIII. Yürütme yetkisi ve görevi
Madde 8:Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.

IX. Yargı yetkisi
Madde 9:Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.

Sayfa Başı


Milli varlık ne demektir?

Milli varlık, devletin kendi hayatiyetini, kara, deniz ve hava sınırları ile bunlara bitişik ve devletler hukuku esaslarına göre devletin hüküm ve tasarrufuna giren ekonomik ve stratejik alanları da içine alan hükümranlık alanını (vatanı), bunların sahip bulunduğu her türlü kaynak ve zenginlik gibi ekonomik kıymetleri, bu sahalarda yaşayan tarih gibi maddi ve manevi değerleri, ekonomik, sosyal, kültürel, bilimsel, teknolojik, askeri ve diğer sistem ve birikimlerin tümünü kapsamaktadır.

Sayfa Başı


Milli Bütünlük nedir ve nasıl sağlanır?

Milli Bütünlük; siyasi bütünlük ve toprak bütünlüğü gibi maddi değerler ile birlikte, milli şuur, milli birlik ve beraberlik ruhunu, milli ahlak ve fazilet gibi manevi değerleri de kapsamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, üniter bir devlettir. Ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Bu bölünmezlik tartışılamaz. Üniter devletimizin esasını “Tek millet, tek vatan, tek devlet, tek dil ve tek bayrak” teşkil etmektedir.

Milli bütünlüğün sağlanması ve korunması, bu değerlerin milleti teşkil eden bütün fertler tarafından benimsenmesi ve ortak tavırlar şekline getirilmesiyle mümkündür.

Sayfa Başı


Ahdi hukuk ne demektir?

Devletler Genel Hukuku’na göre; bir devletin var olması, bağımsızlığı, egemenlik hakkı, sınırları hakkında bir veya birden fazla devletle birlikte yaptığı ve karşılıklı beyan ve kabulleri ihtiva eden anlaşma veya anlaşmalarla gerçekleşen hukuktur. Lozan Antlaşması ve Montrö Sözleşmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık ve hükümranlığını belirleyen ahdi hukuku için iki önemli örnektir.

Sayfa Başı


Milli Menfaat nedir?

Devletin bekası ve güvenliği ile milletin refahını sağlamak için ulaşılması ve korunması gereken amaçlardır.

Sayfa Başı


Beka nedir?

Bir devletin toprak bütünlüğünü, ahdi hukukunu ve anayasal düzenini iç ve dış tehditlere karşı koruması suretiyle hayatiyetini devam ettirmesidir.

Sayfa Başı


Milli Hedef nedir?

Elde edilmesi halinde milli menfaatlere ulaşmayı sağlayan sonuçlardır.

Sayfa Başı


Milli Güç nedir?

Bir devletin millî menfaatini sağlamak ve millî hedeflerini elde etmek için kullanabileceği siyasi, ekonomik, askerî, coğrafi, demografik, psiko-sosyal ve kültürel, bilimsel-teknolojik gibi güçlerden oluşan maddi ve manevi unsurların toplamıdır.

Sayfa Başı


İç Tehdit nedir?

Kökü ve kışkırtıcı kaynakları içeride ve/veya dışarıda olan, yurt içinde açık veya gizli olarak yürütülen Devletin anayasal düzeni, ülkenin bölünmez bütünlüğü ile milletin refahına yönelik örgütlü suç ve şiddet hareketlerini de kapsayan bir tehlike algılamasıdır.

Sayfa Başı


Dış Tehdit nedir?

Diğer bir ülkenin veya uluslararası terör örgütlerinin niyetlerinin, imkân ve kabiliyetleri ile hareketlerinin, asimetrik tehdidi de kapsayan değerlendirilmesine dayanan tehlike algılamasıdır.

Sayfa Başı


Asimetrik Tehdit nedir?

Yarattığı ani ve hazırlıksız durum nedeni ile ülkelerin siyasi, sosyal ve ekonomik sistemlerinde istikrarsızlıklarına neden olan, düşük seviyede kuvvet ve teknoloji kullanarak etkin olmayı amaçlayan tehdit algılamasıdır.

Sayfa Başı


Türkiye Cumhuriyeti’nin milli güvenliğinin sağlanmasından kim sorumludur?

Anayasanın 117′nci maddesine göre; Türkiye Cumhuriyeti’nin milli güvenliğinin sağlanmasından ve Silahlı Kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlanmasından, TBMM’ne karşı Bakanlar Kurulu sorumludur.

Sayfa Başı


Türkiye’de milli güvenlik sistemi nasıl oluşturulmuştur? AB’ye uyum sürecinde milli güvenlik sisteminde yapılan anayasal ve yasal değişiklikler nelerdir?

Türkiye’de milli güvenlik sistemi, tehdit algılamaları, jeopolitik ve jeostratejik konumu, anayasal düzeni çerçevesinde oluşturulmuş ve 1933 yılından bu yana çeşitli aşamalardan geçerek bugünkü konuma ulaşmıştır.

Geçirilen bu evrim ile Türkiye, milli güvenliğin sağlanmasında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne karşı sorumlulukları bulunan Başbakan ve ilgili bakanları (Başbakan Yardımcıları İçişleri, Dışişleri ve Adalet ile Milli Savunma Bakanları), milli güvenliğin icrasında temel sorumlulukları bulunan, bu konuda özel ihtisas ve bilgi birikimine sahip olan Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları ve Jandarma Genel Komutanı’nı siyasi olarak tarafsız bir kimliğe sahip bulunan Cumhurbaşkanının başkanlığında anayasal bir platformda bir araya getirerek kendi Millî Güvenlik Sistemini kurumsallaştırmış ve ülkenin güvenlik ihtiyaçlarını karşılayacak hale gelmiştir.

Bu kapsamda, Milli Güvenlik Kurulu ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği, Türkiye’nin milli güvenlik sisteminin temel kuruluşlarıdır.

Milli Güvenlik Kurulu; 1982 Anayasası’nın 118′nci maddesine uygun şekilde çıkarılan 2945 Sayılı Kanun ile oluşturulmuştur. Türkiye’nin AB üyelik süreci çerçevesinde çıkarılan ve anayasal ve yasal değişiklikler getiren uyum paketleri ile Milli Güvenlik Kurulu ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğine ilişkin önemli değişiklikler gerçekleştirilmiştir.

03 Ekim 2001 tarihli anayasal değişiklik ile daha önce Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanı, İçişleri Bakanı, Dışişleri Bakanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı’ndan oluşan MGK’nın yapısı değiştirilmiştir. Bu değişiklik ile Başbakan Yardımcıları ile Adalet Bakanı’nın da katılımı ile MGK’nun üye sayısı 13′e çıkarılmıştır.

Söz konusu değişiklik ile aynı zamanda daha önce yasada Bakanlar Kurulu tarafından öncelikle dikkate alınacağı belirtilen Milli Güvenlik Kurulu kararlarının Bakanlar Kurulu tarafından değerlendirilecek ve uygun görülmesi halinde benimsenecek tavsiye kararları olduğu vurgulanmıştır

2003 yılında gerçekleştirilen yasal değişikliklerle Milli Güvenlik Kurulu’nun her ay yerine iki ayda bir toplanması da hükme bağlanmıştır.

AB müktesebatına uyum çerçevesinde Başbakana bağlı bir teşkilat olan MGK Genel Sekreterliği ile ilgili de önemli yasal değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Söz konusu değişiklikler ile MGK kararlarının uygulanmasının takibi yetkisi ve devlet çapında psikolojik harekatın planlanması görevleri MGK Genel Sekreterliği’nden alınmış; ayrıca MGK Genel Sekreterliği’ne bir sivilin Genel Sekreter olarak atanması mümkün kılınmıştır. Diğer taraftan, bu değişikliklerle, bakanlıklar, kamu kurum ve kuruluşlarının her türlü bilgi ve belgeyi gerektiğinde MGK Genel Sekreterliği’ne sağlaması yönündeki zorunluluk, personel kadroları ve atamaları ile MGK Genel Sekreterliği yönetmeliğindeki gizlilik hükümleri kaldırılmıştır. Bu yasal değişikliklerle, MGK Genel Sekreterliği’nin görevleri de önemli ölçüde değişmiş ve MGK Genel Sekreterliğinin görevleri “Millî Güvenlik Kurulu’nun sekreterlik hizmetlerini yürütmek ve Millî Güvenlik Kurulu’nca ve kanunlarla verilen görevleri yerine getirmek ” olarak düzenlenmiştir.

Yönetmelik hükümlerine göre oluşturulan MGK Genel Sekreterliği teşkilatına ilişkin şema aşağıdadır.


Sayfa Başı


Diğer ülkelerde ve özellikle AB üyesi ülkelerde Türkiye’deki Milli Güvenlik Kurulu benzeri kuruluşlar var mıdır? Varsa, bu ülkelerdeki Milli Güvenlik Kurulu veya benzeri kuruluşlarda Türkiye’de olduğu gibi asker üyeler bulunmakta mıdır?

Mevcut bilgilere göre başta ABD olmak üzere hemen, hemen tüm ülkeler Türkiye’deki Milli Güvenlik Kurulu benzeri kuruluşlara sahiptir. Bu kuruluşlara sahip olmayan ülkelerin de dünyadaki güvenlik ve demokrasi birlikteliğini sağlama niyeti çerçevesinde bu tür kurumları oluşturmaya başladıkları bilinmektedir . Örneğin; Hollanda 2004 yılı içerisinde, Japonya ise 2006 yılında bir “Ulusal Güvenlik Konseyi” kurulması yönünde karar almıştır. İngiltere de 2007 yılı Temmuz ayında “Milli Güvenlik Kurulu” teşkiline karar vermiştir.

Halen 27 AB üyesi ülkeden 23 ülkede Milli Güvenlik Kurulu benzeri kuruluş bulunmakta, sadece 4 ülkede bulunmamaktadır. Milli Güvenlik Kurulu/Konseyi bulunan ülkelerin 11′inde Genelkurmay Başkanları üyedir. Ayrıca, Macaristan ve Portekiz’deki Milli Güvenlik Kurulu/Konseylerinde Genelkurmay Başkanlarına ilave olarak Kuvvet Komutanları da üye olarak bulunmaktadır.

Ayrıntılı bilgi için ana sayfadaki “Diğer Ülkelerdeki Benzer Kuruluşlar” kısmına bakınız.

Sayfa Başı


Milli Güvenlik Kurulu’nun adının Milli Savunma Kurulu olarak değiştirilmesi ve böylece asker üyelerin sadece savunma konularıyla ilgilenmesi mümkün müdür? Dünyada böyle uygulama yapan bir ülke var mıdır?

Milli güvenlik, iç güvenlik, dış güvenlik ve savunma olmak üzere üç alanı kapsayan oldukça geniş bir kavramdır. Günümüzde bu alanların birbirinden ayrılması düşünülemeyeceği gibi tüm dünyada benimsenen “Güvenliğin Bölünmezliği” ve “Kapsamlı Güvenlik” gibi yeni güvenlik parametreleriyle de bağdaşmayacağı aşikârdır. Bu nedenle, dünyada askerlerin sadece savunma ile ilgilendiği ve Milli Savunma Kurulu gibi bir kurulda yer aldıkları herhangi bir ülke bulunmamaktadır.

Diğer taraftan, örneğin Fransa’da bulunan MGK benzeri kuruluşun adı “Milli Savunma Yüksek Kurulu” ise de, bu kurulun görev alanı da eğitimden sağlığa, ekonomiden ulaştırmaya kadar iç ve dış güvenlik ile savunma konularını kapsamakta ve milli güvenlik bir bütün olarak ele alınmaktadır. Fransa bu kurulun adını geleneksel yaklaşımla değiştirmemekte ve Milli Savunma Kurulu adıyla görevini sürdürmektedir.

Sayfa Başı


Avrupa Birliği’nin, üye ülkelerdeki MGK benzeri kuruluşlarının yasal dayanağı konusunda herhangi bir standardı var mıdır?

Devletlerin kamu yönetim sistemleri; kültürel, sosyal, siyasal, ekonomik ve tarihi faktörlerin etkisi altında şekillendiğinden AB tarafından da bu konuda herhangi bir standart getirilmemiştir. Ayrıca bu durum, bir demokrasi göstergesi olarak da görülmemektedir. Nitekim, AB üyesi ülkelerin bir kısmında MGK benzeri kuruluşların yasal dayanağı anayasa iken, diğer bir kısmında da bu kuruluşlar kanunla teşkil edilmişlerdir. Örneğin: AB üyesi olan ülkelerden Fransa, İspanya, İtalya, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Estonya, İrlanda, Macaristan, Polonya ve Romanya’nın MGK benzeri kuruluşları anayasa ile düzenlenmiştir. (Toplam 10 ülke)

Sayfa Başı


Milli Güvenlik Kurulu’nun ülkemizde 1933 yılında Yüksek Müdafaa Meclisi ile başlayan ve günümüze kadar devam eden tarihi süreçte 1949 yılında Milli Savunma Yüksek Kurulu adını aldığı, müteakiben 1961 yılında Milli Güvenlik Kurulu olarak adının değiştirildiği anlaşılmaktadır. Bu ad değişikliklerinin gerekçeleri nelerdir?

Milli Güvenlik Kurulu’nun ülkemizde 1933 yılında Yüksek Müdafaa Meclisi ile başlayan ve günümüze kadar devam eden tarihi süreçteki ad değişikliklerinin gerekçesi, güvenlik kavramının dünyadaki evrimi ile yakından ilişkilidir.

Yüksek Müdafaa Meclisi’nin kurulduğu tarihteki görevi milli seferberlik planlarının hazırlanması ve seferberlik halinde valiliklere verilecek görevlerin tespiti olarak belirlenmiştir. Bu süreçte güvenlik, sadece silahlı kuvvetleri ilgilendiren bir alan olarak görülmüş ve askeri gücün savaş kabiliyetinin seferberlik hazırlıklarıyla artırılması hedeflenmiştir. Bu konuda ülkemizin geçmişte seferberlik yönünden hazırlıksız olması nedeniyle yaşadığı sıkıntılılar etkili olmuştur.

İkinci Dünya Savaşı ve öncesinde tüm ülkelerde milli güvenlik, yalnız milli savunma olarak düşünülmüş; devletlerin güvenliği için bir milli savunma politikası oluşturulmasının gerekli olduğu değerlendirilmiştir. Bu maksatla ülkemizde de 1949 yılında Yüksek Müdafaa Meclisi’nin adı Milli Savunma Yüksek Kurulu şeklinde değiştirilmiş ve bu kurulun görev alanı seferberlik konularının yanında milli savunma politikasının hazırlanması olarak belirlenmiştir.

Ancak, İkinci Dünya Savaşı ile birlikte tehditlerin artık devletlerin tüm milli güç unsurlarına yöneltildiği, böylece milli savunmadan daha geniş bir anlam kazandığı anlaşılmış ve “Milli Savunma” kavramının da “Topyekûn Güvenlik” veya günümüz deyimiyle “Milli Güvenlik” kavramına dönüşmesi ile daha geniş bir yelpazede ele alınmasını gerekli kılmıştır. Bu çerçevede, devletler milli savunma ile ilgili danışma kurullarının görev ve fonksiyonlarını milli güvenlik kavramına göre şekillendirmişlerdir. Bu konuda, ABD ve Almanya örnek olarak verilebilir.

Türkiye, izlediği başarılı siyasetle İkinci Dünya Savaşı’nın dışında kalmış ise de, o dönemde bu savaştan gereken dersleri yeterince çıkaramamıştır. Ayrıca, ülkemizde o dönemde dünyadaki güvenlik çalışmaları takip edilemediğinden, milli savunma anlayışından milli güvenlik anlayışına geçişte de gecikme yaşanmış; bu eksiklik, ancak 1961 Anayasası’nın hazırlanması sırasında giderilerek Milli Savunma Yüksek Kurulu’nun adı Milli Güvenlik Kurulu olarak değiştirilmiştir.

Sayfa Başı


Türkiye’de ve diğer ülkelerdeki milli güvenlik kuruluşlarının teşkilat yapısını, görev ve fonksiyonlarını etkileyen faktörler nelerdir?

Devletlerin coğrafyası, jeopolitik konumu ve sosyo-kültürel yapılarına bağlı olarak oluşan tehdit algılamaları ile anayasal düzenleri Milli Güvenlik Kuruluşlarının teşkilat yapılarını, görev ve fonksiyonlarını etkileyen faktörlerdir.

Sayfa Başı


Milli Güvenlik Kurulu toplantılarına üyeler dışında katılım mümkün müdür?

Anayasa’nın 118′nci maddesi doğrultusunda, toplantı gündeminin özelliğine göre Kurul toplantılarına üyeler dışındaki bakan ve kişiler de çağrılıp görüşleri alınmaktadır.

Sayfa Başı


Milli Güvenlik Kurulu toplantıları ne kadar sıklıkla yapılır, toplantıların gündemi nasıl belirlenir?

Milli Güvenlik Kurulu, 2945 sayılı Kanunun 5′nci maddesine göre; iki ayda bir toplanmaktadır. Gerektiğinde Kurul, Başbakanın teklifi üzerine veya doğrudan Cumhurbaşkanının çağrısı ile toplanır.

2945 sayılı Kanunun 6′ncı maddesine göre kurulun gündemi, Cumhurbaşkanı tarafından düzenlenir. Gündemin hazırlanmasında, Başbakan ve Genelkurmay Başkanının önerileri dikkate alınır.

Kurul üyesi bakanlar ile diğer bakanların gündeme girmesini istedikleri konular, Başbakanın da görüşünü alarak Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri vasıtasıyla Cumhurbaşkanına iletilir.

Sayfa Başı


Milli Güvenlik Kurulunda kararlar nasıl alınır?

2945 sayılı Kanunun 7′nci maddesine göre Kurul kararlarını çoğunlukla alır. Eşitlik halinde Kurul Başkanının bulunduğu taraf çoğunluğu sağlamış sayılır.

Kurulda üyelerin fikirlerini serbestçe açıklamasına veya alınacak kararlara itiraz etmesine hiçbir engel bulunmamaktadır.

Sayfa Başı


Milli Güvenlik Kurulunun aldığı kararlar nasıl uygulanır? Kurulun kararlarının uygulanması zorunlu mudur?

Anayasanın 118′nci maddesi ile 2945 sayılı Milli Güvenlik Kurulu ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Kanunu’nun 4′ üncü maddesinde belirtildiği üzere Milli Güvenlik Kurulu’nun Kararları hükümetlere tavsiye niteliğindedir.

Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında herhangi bir tavsiye kararı alınması halinde, bu karar, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği tarafından Cumhurbaşkanı’na ve Bakanlar Kurulu’nda görüşülmek üzere Başbakanlığa gönderilir.

Milli Güvenlik Kurulu Kararları, 2945 sayılı Milli Güvenlik Kurulu ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Kanunu’nun 8′nci maddesine göre Bakanlar Kurulu gündemine öncelikle alınmak suretiyle görüşülür ve kabul edilmesi halinde gerekli kararlar alınır. Bu kapsamda, belirlenecek tedbirlere ilişkin olarak Bakanlar Kurulu veya Başbakan tarafından ilgili bakanlık, kurum ve kuruluşlar görevlendirilir.

Alınan kararlar doğrultusunda bir yasa çıkarılmasına ihtiyaç duyulması halinde, Bakanlar Kurulu tarafından bir yasa tasarısı hazırlanır ve TBMM’ye gönderilir. Tasarının yasalaşması, TBMM’nin takdirine bağlıdır.

Sayfa Başı



MGK toplantıları sonunda yayımlanan basın bildirileri, MGK Kararlarını mı içermektedir?

MGK toplantıları sonunda yayımlanan basın bildirileri, MGK Kararları olmayıp, toplumu bilgilendirmeye yönelik hususları ihtiva etmektedir.

Sayfa Başı


MGK basın bildirilerine nasıl erişebilirim?

MGK toplantılarının basın bildirilerine “MGK Toplantılarının Basın Bildirileri” sayfasından ulaşılabilmektedir.

Sayfa Başı


MGK toplantı tutanaklarına nasıl erişebilirim?

2945 sayılı MGK ve MGK Genel Sekreterliği Kanunu’nun 10′ncu maddesi gereğince; toplantı tutanakları ve görüşmeler açıklanamaz ve yayınlanamaz.

Sayfa Başı


MGK Kararları açıklanabilir mi?

2945 sayılı MGK ve MGK Genel Sekreterliği Kanunu’nun 10′ncu maddesi gereğince; Kararlar Milli Güvenlik Kurulunun vereceği karara göre açıklanabilir veya yayınlanabilir.

Sayfa Başı


Devletin Milli Güvenlik Siyaseti ne demektir?

2945 sayılı MGK ve MGK Genel Sekreterliği Kanunu’nun 2/b. maddesinde, Devletin Milli Güvenlik Siyaseti; “Milli güvenliğin sağlanması ve milli hedeflere ulaşılması amacı ile Milli Güvenlik Kurulu’nun belirlediği görüşler dahilinde Bakanlar Kurulu tarafından tespit edilen iç, dış ve savunma hareket tarzlarına ait esasları kapsayan siyaseti ifade eder.”şeklinde tanımlanmıştır.

Sayfa Başı


Türkiye Cumhuriyeti’nin milli güvenlik siyasetinin yazılı olduğu bir belge var mıdır? Hangi hususları kapsamaktadır?

Türkiye Cumhuriyeti’nin milli güvenlik siyaseti, Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’nde yer almaktadır. Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi, yürütme organı olan Bakanlar Kurulu’nun Anayasanın 117′nci ve 118′nci maddelerinde yazılı devletin milli güvenliğinin sağlanmasına yönelik görevleri çerçevesinde planlamaya yönelik bir idari tasarrufu olup, ana esasları ihtiva eden özlü bir metindir. Söz konusu belge, Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası ve Türk Milleti’nin refahına ilişkin izlenecek milli güvenlik siyasetinin esaslarını içeren bir yol haritası konumundadır.

Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi; Türkiye Cumhuriyeti’nin milli menfaati ve milli hedeflerini, milli hedeflere ulaşılması için takip edilecek iç ve dış güvenlik ile savunma siyasetlerine ilişkin esasları kapsamaktadır.

Sayfa Başı


Devletin milli güvenlik siyasetini içeren belgenin adı “Milli Siyaset Belgesi” veya “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi” gibi değişik biçimlerde ifade edilmektedir. Belgenin resmi adı nedir?

Belgenin resmi adı, Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’dir.

Sayfa Başı


Milli Güvenlik Siyaseti Belgesine neden ihtiyaç vardır?

Devlet faaliyetlerinin yürütülmesinde devamlılık esastır. Bu nedenle, devlet faaliyetlerinin planlı ve belirlenmiş esaslara göre yürütülmesi, hükümetlerin temel sorumluluklarındandır. Bu temel sorumluluklardan birisi de, milli güvenliğin sağlanması ve bu kapsamda milli güvenlik siyasetinin tayin ve tespitidir. Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi bu amaçla hazırlanmaktadır.

Sayfa Başı


Diğer ülkelerde de güvenliğe ilişkin Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi benzeri belge veya dokümanlar hazırlanmakta mıdır?

Bütün ülkelerde milli güvenlik siyaseti veya milli güvenlik stratejisi gibi adlarla benzeri belgeler/dokümanlar hazırlanmaktadır.

Sayfa Başı


Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi, ülkemizin Gizli Anayasası veya ikinci bir Anayasası mıdır? Anayasa ve yasalara aykırı mıdır?

Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi, “Gizli Anayasa” olarak tanımlanamaz. Belge’nin, “Gizli” gizlilik derecesi taşıması ve bu nedenle kurum ve kuruluşlarca bilmesi gereken prensibi çerçevesinde bilinmesi ve kullanılması ile kamuoyuna açıklanmaması, onun “Gizli Anayasa” olarak değerlendirilmesine yol açamaz. Bundan farklı bir düşünce, T.C. Anayasasında yazılı sistemin uygulanan rejimden farklı bir sistem olduğu sonucunu ortaya koyar ki bunun da hiçbir hukuki ve düşünsel dayanağı ve gerçekliği olamaz.

Diğer taraftan, Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve mevcut yasalara uygun olarak hazırlandığından iddia edildiği gibi devletin ikinci bir Anayasası olması veya mevcut Anayasa ve yasalara aykırı olması düşünülemez. Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi, Bakanlar Kurulu’nun anayasal görevi çevresinde hazırlanan bir Bakanlar Kurulu dokümanıdır.

Sayfa Başı


Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının üstünde bir belge midir?

Anayasa, normlar hiyerarşisinin en üstündedir. Kanunlar Anayasaya, tüzük ve yönetmelikler de kanuna aykırı olamaz. Bakanlar Kurulu Kararları ise yönetmelik düzeyinde bir idari işlemdir. O halde, MGK’nun Bakanlar Kurulu’na tavsiyesi sonucu Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanan Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’nin, normlar hiyerarşisine uygun bir doküman olması tartışma götürmez bir gerçektir.

Bu nedenle, Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’ne anayasa benzeri bir üstünlük ve değişmezlik atfedilmesi şeklindeki değerlendirmelerin hukuki temeli bulunmamaktadır.

Sayfa Başı


Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’nin içeriği, iç ve dış güvenlik açısından siyasal kararların alınmasını kısıtlayıcı nitelikte midir?

Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’nin iç ve dış güvenliğe ilişkin esasları ihtiva etmesi, bu doğrultuda demokratik parlamenterler sistemin kendi dinamikleri (TBMM, hükümet, muhalefet partileri, kalkınma planları, yıllık programlar, sivil toplum kuruluşları ve medya gibi) ve süreçleri içinde güvenlik sorunlarının çözümlenmesi imkân ve yeteneğine engel bir belge değildir. Çünkü Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi, doğrudan güvenlik boyutu taşıyan konuları içermekte ve sadece milli güvenliğe yönelik temel hassasiyetleri vurgulamaktadır.

Hükümetler tarafından belirlenmiş olan bu esasların nasıl uygulanacağı, yine hükümetler tarafından tespit edilmekte ve parlamenterler sistemin dinamikleri içinde gerçekleştirilmektedir. Bu itibarla, Milli Güvenlik Siyaseti Belgesindeki esasların, devletin güvenliğini ilgilendirdiği gerekçesiyle siyasal süreçleri kısıtlaması söz konusu değildir.

Sayfa Başı


Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi nasıl hazırlanmaktadır? Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi bir “Bakanlar Kurulu dokümanı” ise bu belgenin hazırlığını niçin Bakanlar Kurulu değil, MGK Genel Sekreterliği yapmaktadır?

Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’nin taslağı, Anayasa’nın 118′ nci maddesi ve 2945 sayılı MGK ve MGK Genel Sekreterliği Kanunu’nun 13′ncü maddesi uyarınca MGK’ ca verilen görev çerçevesinde, MGK Genel Sekreterliğinin koordinatörlüğünde, bütün bakanlıklar, kurum ve kuruluşlarla işbirliği halinde ve görüşleri alınarak hazırlanmakta ve MGK’ya sunulmaktadır. Bu süreçte, stratejik araştırma kuruluşlarının çalışmalarından da yararlanılmaktadır.

Belge taslağı, MGK tarafından uygun bulunduğu takdirde, tavsiye kararı ile Bakanlar Kurulu’na bildirilmektedir. Müteakiben Belge taslağı, Bakanlar Kurulu’nun bütün üyeleri tarafından incelenmekte, kabul edilmesi halinde, Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanmakta ve Başbakanlık Direktifi ile tüm bakanlıklara, ilgili kurum ve kuruluşlara dağıtılmaktadır.

Hiçbir devlet yönetiminde herhangi bir belgeyi Bakanlar Kurulu’nun bizzat hazırlaması söz konusu değildir. Bütün ülkelerde bakanlıklar, kurum ve kuruluşlar Bakanlar Kurulu’nun vereceği görevleri yerine getirmek için teşkil edilmişlerdir. Dolayısıyla, Milli Güvenlik Siyaseti Belgesinin de, doğrudan Başbakana bağlı bir kurum olan MGK Genel Sekreterliği koordinatörlüğünde hazırlanmasına engel olacak mantıksal ve hukuki bir durum bulunmamaktadır.

Sayfa Başı


Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’nin hazırlanmasında, hükümetlerden ziyade askerî bürokrasi mi etkili olmaktadır?

Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi taslağı, doğrudan Başbakana bağlı MGK Genel Sekreterliğinin koordinatörlüğünde, Genelkurmay Başkanlığı dahil, bütün bakanlıklar, kurum ve kuruluşlarla işbirliği halinde ve görüşleri alınarak hazırlanmaktadır.

Müteakiben ilgili makamların temsilcilerinin iştirak ettiği ve uzman hukukçuların da yer aldığı çalışmalarda, her konu tüm ayrıntılarıyla incelenmekte, yapılan çalışmaların her safhasında temsilciler bağlı oldukları makamların onayını almaktadır.

Bu çerçevede, Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’nin hazırlanmasında herhangi bir kurumun diğerine göre etkili olduğu veya belgenin ağırlıklı olarak askerî bürokrasi tarafından yürütme ve yasamanın değişik organlarına tanınan yetkileri sınırlayacak biçimde tasarlandığı şeklinde bir değerlendirme yapılması mümkün değildir.

Sayfa Başı


Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’ndeki esasların MGK’nın görüşleri dahilinde Bakanlar Kurulu tarafından tespit edilmesi, Bakanlar Kurulu’nun MGK’nın belirlediği çerçevenin dışına çıkamaması, ancak bu çerçeve içinde takdir yetkisini kullanabilmesi şeklinde değerlendirilebilir mi?

2945 sayılı MGK ve MGK Genel Sekreterliği Kanunu’nun 2/b. maddesinde yer aldığı üzere Devletin Milli Güvenlik Siyasetinin, Milli Güvenlik Kurulu’nun görüşleri dahilinde Bakanlar Kurulu tarafından tespit edilmesi ifadesinden anlaşılması gereken, milli güvenlik siyasetinin ortak akılla belirlenmesi ve/veya değiştirilmesinin gerekli olduğudur.

Diğer taraftan, MGK üyelerinin büyük çoğunluğunun aynı zamanda Bakanlar Kurulu üyesi olduğu, MGK’da alınan kararların kendi istemleri dışında olamayacağı ve esasen kendi kararları olduğu dikkate alındığında, Bakanlar Kurulu’nun MGK’da alınan kararları kabul etmesi doğal bir sonuç olmaktadır. Bu kararların nasıl uygulanacağının takdir yetkisi ise tabiatıyla Bakanlar Kurulu’na aittir.

Bu itibarla, Bakanlar Kurulu’nun MGK’nın belirlediği çerçevenin dışına çıkamayacağı, ancak bu çerçeve içinde takdir yetkisini kullanabileceği şeklinde bir değerlendirme yapılmasının uygun olmadığı açıkça anlaşılmaktadır.

Aksi takdirde, Milli Güvenlik Kurulu’nun Bakanlar Kurulu’nun üstünde bir Kurul olduğu gibi bir düşünce ortaya çıkar ki, böyle bir durum, Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzeni ile bağdaşmaz.

Sayfa Başı


Bir hükümetin kabul ettiği Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’ni müteakip hükümetler aynı şekilde uygulamak zorunda mıdır?

Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi, değişik siyasal iktidarlar tarafından farklı biçimde değerlendirilebilecek ve çözüm aranabilecek sorunları daha sonra iktidara gelecek hükümetleri de bağlayacak biçimde çözümleyen ve söz konusu kararların siyasal sorumluluğunu kararlarla ilgisi olmayan müteakip hükümetlere bırakan bir belge değildir.

Hükümetler, demokratik sistem içerisinde bu belgede yapmak istedikleri değişiklikleri, her zaman 2945 sayılı MGK ve MGK Genel Sekreterliği Kanunu’nun 2/a maddesinde yazılı Devletin milli güvenlik siyaseti tanımı çerçevesinde yapmaya muktedirdir. Aksi bir uygulama, çağdaş demokrasilerin yerleşik işleyişi ile bağdaşmaz.

Sayfa Başı


Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi, içeriği ve milli güvenlik anlayışı itibariyle temel özgürlükler ve insan haklarına aykırı hususlar içermekte midir?

Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi, içerik itibariyle belirlenen güvenlik sorunlarına karşı “Ne Yapılmalı/Ne Yapılması Gerektiğine ” ilişkin temel öngörüleri ihtiva etmektedir. ” Nasıl Yapılacağı ?” sorularının cevabı ise, Bakanlar Kurulu’nun uygulamalarında bulunmaktadır.

Belgede yazılan tüm ifadelerde bilhassa bu husus gözetilmekte, ayrıca belgenin hazırlanmasında uzman hukukçular görev aldığından Anayasa ve kanunlar ile Türkiye’nin taraf olduğu anlaşma ve sözleşme hükümleri açısından da incelenmektedir.

Bu nedenle, Milli Güvenlik Siyaseti Belgesinde, Türk vatandaşlarının hak ve özgürlüklerine ilişkin kurallar ve/veya sınırlamalar getirilmesi söz konusu değildir.

Sayfa Başı


Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi niçin Gizli gizlilik derecelidir? Diğer ülkelerde de güvenliğe ilişkin belgeler Gizli gizlilik dereceli midir? Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi, ABD’de olduğu gibi niçin topluma açıklanmamaktadır?

Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’nin gizlilik derecesi, diğer demokratik ülkelerden farklı olmayıp; güvenliğin doğası ve Türkiye Cumhuriyeti’nin milli menfaatlerinin gereğidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası ile milletin refahına yönelik tehdit ve risklere karşı izlenmesi öngörülen siyasetin açık olmasının, gerek iç, gerekse dış kamuoyunda yaratacağı sakıncalar, Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’nin Gizli gizlilik dereceli olmasını gerekli kılmaktadır.

Diğer ülkelerde de güvenliğe ilişkin siyaset ve strateji belgeleri Gizli gizlilik dereceli olup, aynı nedenlerle kamuoyuna açıklanmamaktadır.

ABD’de kamuoyuna açıklanan bu tür belgelerin, asıl belgeler olmadığı ve genel hatlarıyla özel olarak düzenlenmiş bilgileri kapsadığı değerlendirilmektedir. Bu bağlamda, ABD’nin küresel çapta uyguladığı politikalarının, internetten dahi temin edilebilen belgelerle yürütülemeyeceği aşikârdır.

Sayfa Başı


Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi TBMM’de neden tartışılıp onaylanmamaktadır? Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi, gizlilik dereceli bir devlet belgesi olarak değerlendirildiği için mi TBMM üyelerinin bilgisine sunulmamaktadır?

Türkiye Cumhuriyeti’nin milli güvenliğinin sağlanması ve bu amaçla Devletin milli güvenlik siyasetinin belirlenmesi sorumluluğu, Anayasa’nın 117′nci ve 118′nci maddeleri ile Bakanlar Kurulu’na verilmiştir.

Parlamenter sistemimizdeki kuvvetler ayrılığı prensibi gereği, yürütme organı olan Bakanlar Kurulu’na ait Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’nin hazırlanmasında, yasama görevini yürüten TBMM ya da ilgili komisyonların herhangi bir katkısı ve sorumluluğu bulunmamaktadır. Bu nedenle, milli güvenliğin sağlanmasından sorumlu olan Bakanlar Kurulu’nun adeta kendi yol haritası konumundaki Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi, TBMM’de tartışılmamaktadır.

Belge’nin gizlilik derecesi taşıması, TBMM üyelerinin bilgisine sunulmasına engel değildir. Anayasa’nın 118 inci maddesine göre Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi hakkında TBMM’nin bilgilendirilmesini değerlendirme yetkisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin milli güvenliğinin sağlanmasından sorumlu olan Bakanlar Kurulu’nundur.

Sayfa Başı


Çeşitli nedenlerle tutuklanan bazı kişi ve gruplar üzerinde yapılan aramalarda Milli Güvenlik Siyaseti Belgesinin bulunduğuna ilişkin haberler doğru mudur?

Konuya ilişkin olarak adli makamlardan Kurumumuza intikal eden resmi herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.

Sayfa Başı


4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu kapsamında Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’ni incelemek veya Belge’nin içeriği hakkında ayrıntılı bilgi edinmek mümkün müdür?

Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi, Gizli gizlilik derecesine sahip olduğundan, Belge’nin incelenmesi veya içeriği hakkında bilgi edinilmesi, 2945 sayılı MGK ve MGK Genel Sekreterliği Kanunu’nun 10′ncu maddesi ve 4982 sayılı Kanun’un 16′ncı maddesi gereği mümkün olamamaktadır.

Sayfa Başı


Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’nin güncelleştirmesi için belirlenmiş bir süre var mıdır? Belge’nin güncelleştirilmesi ihtiyacı kimin tarafından tespit edilir?

Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’nin güncelleştirilmesi için belirlenmiş bir süre yoktur. Milli Güvenlik Kurulu tarafından; ulusal, bölgesel ve küresel güvenlik ortamındaki değişiklikler ile milli güvenlik siyasetinin uygulama sonuçları çerçevesinde Türkiye’nin milli güvenlik ihtiyaçları değerlendirilerek Belge’nin güncelleştirilmesine ihtiyaç olduğu Bakanlar Kurulu’na tavsiye edilmektedir.

Sayfa Başı


Dünyadaki MGK Genel Sekreterliği benzeri kuruluşların görevleri sadece sekreterlik hizmetleri ile mi sınırlıdır?

Dünyadaki bütün MGK Genel Sekreterliği benzeri kuruluşların temel görevleri; MGK’ların sekreterlik hizmetleri yanı sıra, güvenliğe ilişkin her konuda MGK’ları için sürekli araştırma ve değerlendirmeler yapmak, ayrıca milli güvenlik konusunda bütün bakanlıklar, kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamaktır.

Sayfa Başı


MGK Genel Sekreterliğinin Sicil/Sabıka Kaydı / Fiş Kaydı Tutma görevi var mıdır? Hakkımdaki güvenlik raporu ve arşiv araştırması raporunu nasıl düzelttirebilirim?

2945 sayılı Milli Güvenlik Kurulu ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Kanununa göre, MGK Genel Sekreterliğinin sicil/sabıka kaydı / fiş tutma görevi ve dolayısıyla söz konusu kayıtlarda düzeltme görevi de yoktur ve hiçbir zaman olmamıştır.

Sayfa Başı


Kuruluşundan bu yana Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği görevini kimler yapmıştır?

Kuruluşundan günümüze kadar Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinde, 46 Genel Sekreter görev yapmıştır. (Ayrıntılı bilgi için tıklayınız.)

Sayfa Başı


Bilgi Edinme Birimine ulaşan başvurular ve verilen cevaplar hakkındaki istatistikî bilgiye nasıl erişebilirim?

Konuya ilişkin bilgiler, ana sayfadaki Bilgi Edinme Bölümü içerisinde “İhtiyari Hususlar” alt başlığında yer almaktadır.

Sayfa Başı


Askerlik görevi ile ilgili bilgileri hangi kurumdan öğrenebilirim?

Askerlikle ilgili konular, MGK Genel Sekreterliği’nin görev alanına girmemektedir. Söz konusu başvuruların, Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’nın Bilgi Edinme Birimine yapılması gerekmektedir. Adresleri aşağıdadır:

Milli Savunma Bakanlığı Bilgi Edinme Birimi
http://www.msb.gov.tr
beb@msb.gov.tr

Genelkurmay Başkanlığı Bilgi Edinme Birimi
http://www.tsk.mil.tr
beb@tsk.mil.tr

Sayfa Başı


Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğine personel alımı nasıl olmaktadır?

Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinde görev yapacak olan personel, bu konudaki mevzuat doğrultusunda “İlk Defa Personel Alımı” ve “Naklen Personel Alımı” yollarıyla temin edilmektedir.

İlk Defa Personel Alımı:
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 50′nci maddesi ve Kamu Görevlerine İlk Defa Atanacaklar İçin Yapılacak Sınavlar Hakkında Genel Yönetmelik gereğince ÖSYM (Yüksek öğretim Kurulu Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi ) tarafından yapılan KPSS (Kamu Personeli Seçme Sınavı) neticesine göre Devlet Personel Başkanlığınca yürütülmektedir.

Naklen Personel Alımı:
Çeşitli nedenlerle kurumlar arası naklen atama işlemleri, devlet memurlarının atamalı oldukları kadro ve/veya eşiti unvanlarda MGK Genel Sekreterliğinde boş kadro bulunması ve o kadro için personel ihtiyacı bulunması halinde, MGK Genel Sekreterliğinin onayı ile yapılmaktadır. Bunun için önce personelin çalıştığı kurumun muvafakati aranmaktadır.

Sayfa Başı


MGK Genel Sekreterliğine personel alımı yapılmakta mıdır?

Genel Sekreterliğin personel ihtiyacı bulunmamaktadır.

Sayfa Başı


Savunma Sekreterliği ve Savunma Uzmanlığı Kadrosuna atanmak için yapılması gerekenler nelerdir?

Savunma Sekreter ve uzmanlarının işlemleri, 108 sayılı “Savunma Sekreterliği Kurulmasına Dair Kanun” ile 7/17209 sayılı “Savunma Sekreterliği Yönetmeliği” nde belirtilen esaslara göre yapılmaktadır. Adı geçen kanun ve yönetmeliğe göre; Savunma Sekreter ve Uzmanlığına atanabilmek için; 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun aradığı genel koşulların yanında, Harp Okulu, üniversite veya yüksek okul mezunu emekli, müstafi subay veya üniversite veya yüksek okul mezunu olup da, Milli Güvenlik Akademisi mezunu olmak gerekmektedir.

Sayfa Başı


Milli Güvenlik Akademisi’ ne müdavim olmak istiyorum. Başvuru koşulları nelerdir, hangi kuruma başvurmam gerekir?

Harp Akademileri Komutanlığı’ na bağlı olan Milli Güvenlik Akademisi’ ne müdavim seçim işlemleri 2005 yılına kadar MGK Genel Sekreterliğince yürütülmüş, ancak 2005 yılında Harp Akademileri Yönetmeliğinde yapılan bir değişiklikle söz konusu görev, Devlet Personel Başkanlığı’ na devredilmiştir. Bu nedenle, Devlet Personel Başkanlığına başvuruda bulunulması gerekmektedir.

Sayfa Başı



Kütahya Tarihi ve Antik Çağın Eserleri

Nisan 27, 2009

Kütahya, M.Ö. 3000 yıllarında kurulmuş medeniyetlerin ve kültürlerin harman olduğu Kütahyanın antik çağda ilk ev sahipleri Friglerdir. Kütahya daha sonra Roma, Bizans, Germiyanoğulları , Osmanlı egemenliğine girmiştir.

Kütahyada egemen olan bütün uygarlıklara ilişkin çok sayıda eser bulunmaktadır. Özellikle Frig Vadisi adı verilen ilin doğusundaki Türkmen Dağı eteklerindeki alan, bu eserler açısından çok zengindir.

Roma döneminde piskoposluk merkezi olan Kütahya’da bu döneme ait en önemli eser AIZANOI Antik Kentidir. Aizanoi, Anadolu ’nun en zengin antik kentlerinden birisidir. Dünyanın İlk Borsası Aizonai’de kurulmuştur.

Anadolu’da Türk Hakimiyeti başladığın da Kütahya ve çevresi Germiyanoğulları Beyliğine verilmiştir. Kütahya iki kez Germiyanoğulları Beyliğine başkentlik yapmış ve bu dönemde yapılan pek çok eser günümüze kadar ulaşmıştır. Kütahya ve çevresi Osmanlı Devletine Devlet Hatun’un çeyizi olarak verilmiş ve bu nedenle şehzadeler Şehri olarak anılmıştır.

Kütahya Osmanlı İmparatorluğu döneminde de Anadolu Beylerbeyliği’ne merkezlik etmiştir. Osmanlı dönemi eserleri korunmuş haldedir.

Eski Uygarlıklar, Eski Kentler

Bodrum – Halikarnas Masoleumu

Pers Valisi Maussolosun Bodrrum – Halikarnassostaki mezarı dünyanın yedi harikası arasındadır. MAussolos M.Ö. 352de ölünce karısı Artemisia tarafından yapımına başlanmıştır. Mimarlar Pytheos ve Satyrustur. Skopas, Timotheos, Bryaris ve Leochares adlı ünlü heykeltraşlar birer cephesini çalışmışlardır. 60 x 80 m. boyutlarında ve 46m. yüksekliğinde olduğu belirlenmiştir. 9 x 11 sütunludur. Bazı parçaları Bodrum kalesinin yapımında kullanılmıştır. Mausoleuma ait parçalar XIX. yüzyılın ortalarında Londra British Museuma götürülmüştür.

Frig Vadisi

Dünya üzerinde önemli bir konumda bulunan Anadolu‘ nun, stratejik öneme sahip köprüsü konumundaki bir noktasında yer alan Anadolu’ nun kilidi Afyonkarahisar ili de coğrafi konumu nedeniyle Anadolu‘ yu yurt edinmiş birçok kavmin yerleşerek yaşamlarını sürdürdüğü, kendi kültürlerini yerel kültürlerle yoğurarak yeni kültürler ortaya çıkartıp medeniyetlerin gelişmesine katkıda bulunarak önem kazanmış ve bu önemi günümüze kadar kaybetmeden korumuştur.

Binlerce yıl önce insan zekası ve becerisinin birer göstergesi olarak inşa edilen ve dünyada eşi benzeri olmayan insanlığın ortak hafızası durumundaki kültür varlıkları ile doğanın mucizesi olan doğal varlıkların incelenmesi, insanlığa tanıtılarak kültürel kaynaşma yoluyla insanlığın barışına hizmet yolunda bir adım olması bakımından önemlidir.

Frigler‘ in Anadolu’ ya gelmelerinden binlerce yıl öncesinde, Çatalhöyük‘ te olduğu gibi Anadolu’ da filizlenmiş ve yeşermiş, dünya uygarlıklarının gelişmesine ve söylenilenlerin aksine ilham kaynağı ve örnek olmuş uygarlıklar yer almıştır. Bu uygarlıklarla birlikte Anadolu’ nun bereketini ifade edebilecek ve bereketle özdeş bir tanrıça olan Ana Tanrıça / Matar Kubile kültü oluşmuştur. Frigler ve diğer uygarlıklar da “bereket” in, yaşamın sürekliliği bakımından öneminin bilincinde olarak bu kültü devam ettirmişlerdir. Yaşamın sürekliliği için önemli olan verimli topraklar ve savunmaya uygun dağlık bölgelerin varlığı Frigler‘ in Afyonkarahisar ili ve çevresinde yerleşmelerine ve siyasal egemenliklerini yitirdikleri dönemde bile bin yılı aşkın bir süre kültür geliştirmelerine uygun ortam oluşturmuştur. Bu döneme ait kültür varlıklarının büyük bir kısmı zaman içerisinde gerek doğal gerekse kendini bilmez kişilerin tahribatları sonucunda yok olmuş ya da zarar görmüşlerdir.

Aizanoi Antik Kenti

Çini ve porselenleri dünyaca meşhur Kütahya, tarih boyunca pek çok ilke tanık olmuş. Dünyanın ilk antik borsası Çavdarhisar İlçesindeki Aizanoi’de kurulmuş, dünyadaki ilk toplu iş sözleşmesi 13 Temmuz 1766’da Kütahya’da imzalanmış, dünyadaki ilk ve tek çini müzesi yine Kütahya’da. Şehirin geçmişi M.Ö. 3000’li yıllara kadar uzanıyor. Kütahya’nın antik çağda ilk ev sahipleri Frigler. Friglerin ardından Roma, Bizans, Germiyanoğulları ve Osmanlı egemenliğine giren kentte bu uygarlıklardan günümüze kalan çok sayıda eser bulunuyor. Roma döneminde piskoposluk merkezi olan Kütahya’da bu döneme ait en önemli eser Aizanoi Antik Kenti. Zeus tapınakları içinde dünyada en iyi korunan tapınağın Aizanoi’de olduğunu belirtmekte fayda var. Ünlü gezgin Evliya Çelebi’de Kütahyalı.

Kütahya  Kalesi

 

Kütahya Kalesi antik devirlerden başlamak üzere yerleşmenin yer aldığı ve Kütahya şehrinin ilk kurulduğu yer olduğu tahmin edilen bu günkü şehre hakim tepe üzerinde bir iç kale, hisar ve Osmanlı devrinde aşağıdaki suyu da içine almak üzere eklenen üçüncü bir kısımdan meydana gelmektedir. Kale Roma, Bizans, Selçuklu ve Germiyanlı ve Osmanlı dönemlerinde iskan görmüş olmasına rağmen hiç bir döneme ait kitabe bulunamamaktadır.kaynak: http://www.kutahyakulturturizm.gov.tr

Kütahya Kalesi Evliya Çelebi’ ye göre 70 Burca sahiptir. Burçlar çok sık aralıklarla yerleştirilmiştir. Hatta iç kale tarafında adeta birbirine yapışık biçimde burçlar tespit etmek mümkündür. Tuğla hatlarının tuğla dizileri ve duvardaki sayıları bir örnek değildir. Bu durum burçların değişik dönemlerde değişik ustalar tarafından yenilenmesinden ileri geliyor olabilir.

Eski durumu hakkında bilgi bulunmamakla birlikte, kaynaklar kalenin son şeklinin Bizans döneminde aldığında birleşmektedir. Kale, garip bir şekilde bir çok yönden Diyarbakır Kalesi’ ne benzemektedir.

Kütahya Kalesinde iki çeşme, iki mescit ve Cumhuriyet yapısı olan bir döner gazino ve kır kahvesi mevcuttur. Kale camiinden hisar kahvesine giden dolambaçlı yol üzerinde iki çeşme kalıntısı vardır. Bunlardan birisi son yıllarda suyu kesik olan güzel bir çeşmedir. İki parça blok taştan yapılmış, sivri kemerli, devşirme çift sütunlu ve sade nişlidir. Diğer çeşme ise kaba taştan inşa edilmiş bir su yolu ağzıdır.

Kaledeki bir eser de orta hisar mescidi olarak da bilinen Kale-i Bala mescididir. 1377-1378 yıllarında Germiyanoğlu Süleyman Şah tarafından yaptırılmıştır. Kare planlı, düz çatılı, moloz ve kesme taş kullanılmıştır. Gördüğü onarımlar nedeniyle orjinal şeklini kaybetmiştir. Eski yapıdan bir duvar parçası, kesme taştan yapılmış bir minare kaidesi ile tuğladan yapılmış minare gövdesi (şerefeye kadar) kalmıştır.

Kalenin Osmanlılar tarafından yaptırıldığı bilinen aşağı Hisar (Kale-i Sagir) bölümünde de yine Osmanlılar tarafından yaptırılan altıgen planlı küçük bir mescit vardır. Kerpiç sıvalı olmasına rağmen tamamen tuğladan yapıldığı anlaşılmaktadır. Kütahya’ daki tamamen tuğlalı ender yapılardandır. Mescidin altı tamamen taşlardan yapılmış bir su tesisidir. Tabanı zamanla değişikliğe uğramıştır.

Aşağı Kale’ nin bu su tesisini bir kuşatmada susuz kalmamak için kalenin içine almak maksadı ile yapıldığı tahmin edilmektedir.

Aizanoi Antik Kenti

Aizanoi’nin ismi Zeus’un Su Perisi Erato ile efsanevi kral Arkas’ın birleşmesinden meydana gelen Frigyalıların öncülü Azan isimli mitoloji kahramanından kaynaklanmakta. Aizanoi antik kenti Frigya’ya bağlı yaşayan Aizanitislerin ana yerleşmeleriydi.

Zeus Tapınağının çevresinde yapılan kazılarda M.Ö. 3000 yıllarına ait yerleşme tabakaları çıkmış. Ancak kesin kentleşme bulgularına 1. yüzyılın sonlarına doğru rastlanılmakta.

Roma İmparatorluğu döneminde, tahıl, şarap ve yün üretimi sayesinde zenginleşmiş. Erken Bizans döneminde (M.S.395) Piskoposluk merkezi iken 7.yüzyıl’dan itibaren önemini yitirmiş. Selçuklu döneminde Çavdar Tatarları tarafından üs olarak kullanılmış (13.yy), bu yüzden Çavdarhisar adını almış.


Beyaz Türkler

Nisan 14, 2009

Çok partili hayata geçildikten sonraki 55 yıllık sürede genelde ‘seçkinler’in desteklediği askerî müdahalelerle ‘çarıklılar’ın iktidarı devrildi ve yönetim, ‘seçkinler’in eline geçti. Böylece ‘seçkinler’in iktidarı genelde ‘zor’a, ‘çarıklılar’ın iktidarı, ‘sandık’a dayandı. Gerilim ise hep sürdü. Bugün, “Beyaz Türkler” adına “Bilinçli bir tasfiye ile karşı karşıyayız” yollu bir ağıt gözleniyor.

Yazının devamını oku »


Türk Destanları

Nisan 14, 2009

Bütün dünya edebiyatlarında olduğu gibi Türk Edebiyatının da ilk örnekleri destanlardır. Türk edebiyat geleneği içinde “destan” terimi birden fazla nazım şekli ve türü için kullanılmış ve kullanılmaktadır.

Eski Türk Edebiyatı nazım şekillerinden mesnevilerin bir bölümü ve manzum hikâyeler, Anonim edebiyatta ve Âşık edebiyatında koşma veya mâni dörtlükleri ile yazılan veya söylenen ferdî, sosyal,tarihi, acıklı veya gülünç olayları tahkiye tekniği ile çeşitli üslûplarla aktaran nazım türüne ve bu yazıda ele alınan kâinatın, insanlığın, milletlerin yaradılışını , gelişimini, hayatta kalma mücadelelerini ve çeşitli olay ve nesnelerle ilgili sebep açıklayan ve Batı Edebiyatında “epope” terimiyle anılan eserlerin tamamı da Türk edebiyatı geleneği içinde “destan” adı ile anılmaktadır.

Yazının devamını oku »


Osmanlı’da Askeri Teşkilat

Mart 30, 2009

Askerî Teşilâtın Başlangıcı

Osmanlıların askerî teşkilâtında Anadolu Selçuklularıyla İlhanlıların ve Memlûklerin az çok tesirlerini görmekteyiz. Osmanlı kuvvetleri kapukulu, eyalet —ki bunda hudut kuvvetleri de dahildir ve deniz kuvvetleri olarak üç kısımdı.

Kapıkulu askeri, yaya sınıfından olan yeniçeri, cebeci, topçu ocaklarıyla yine bir ocak halinde olarak atlı bölüklerden teşekkül etmişti; bu iki sınıf asker, hükümdarın şahsına mahsus maaşlı merkez kuvvetleriydi ve pâdişâh nerede bulunursa onunla beraber bulunurlardı.

Yazının devamını oku »


Akıncılar ve Osmanlı Zaferleri

Mart 30, 2009

Yükselme Devrinde Osmanlı, Avrupa’nın her noktasında, Tımar, Zeamet ve Has olarak 3 ayrı grup arazi tespiti yapmıştı. Oradaki kişiler, o toprakların sahibi olanlar, asker beslemek mecburiyetindeydi. O askerlere “Akıncılar” deniliyordu. Akıncı, akın yapan askerdi. Akıncı; öncü, gönüllü, kelle koltuktaydı. İlk, akıncılar akardı atlarıyla düşman iline. Arkadan gelen askerin güvenliğini sağlarlardı. Yolları kontrol altına alırlar, istihbarat toplarlardı.

AKINCILAR VE OSMANLI ZAFERLERİ

Yükselme Devrinde Osmanlı, Avrupa’nın her noktasında, Tımar, Zeamet ve Has olarak 3 ayrı grup arazi tespiti yapmıştı. Oradaki kişiler, o toprakların sahibi olanlar, asker beslemek mecburiyetindeydi. O askerlere “Akıncılar” deniliyordu. Akıncı, akın yapan askerdi. Akıncı; öncü, gönüllü, kelle koltuktaydı. İlk, akıncılar akardı atlarıyla düşman iline. Arkadan gelen askerin güvenliğini sağlarlardı. Yolları kontrol altına alırlar, istihbarat toplarlardı.

Her biri en az üç yabancı dili, ana dili gibi konuşan; muhteşem cengaverlerdi akıncılar. Çok süratli ve seri hareket ederlerdi, silahı en iyi akıncılar kullanırdı o dönem. Canını pervasızca, yüzlerce kez ortaya atardı her akıncı eri. Bu yüzden akıncılara fedai denirdi, dalkılıç, serdengeçti, deli denirdi. Nasibi olanlar, ak sakal bırakıncaya kadar yaşar; kimiyse yirmi yaşlarında şehid olurdu.

İlk akıncı beyi Gazi Evrenos Bey’dir. Sonraları Mıhaloğulları, Tunahan Bey ve Malkoç Bey akıncıları vardı. Akıncı beyleri doğrudan doğruya padişahtan emir alırdı. Salâhiyetleri çoktu; ama sefere çıktıklarında geri dönmeme emri de alabilirlerdi. I. Murat’ın ilk akıncı beyi Gazi Evrenos Bey’e yazdığı mektubta Osmanlı’nın akıncılara verdiği değer ve Osmanlı ruhu açıkça yansır.

Akıncılar bir ülkeye girdi mi, nerdeler bilinmez olurdu. Nereden çıkacakları kestirilemezdi. Düşman iline girdiklerinde küçük küçük kollara bölünerek yollarına devam ederler; ayrılırken birbirlerine “Kızılelma’da buluşuruz” derlerdi. (Hammer, VI, 264, n.1) “Kızılelma” ise Türk’lerin erişilmesi müşkül bir mefkureleridir. Bu ifade; akıncıların bir daha buluşmak ümitlerinin ne kadar zayıf olduğunu, kendilerinin de bildiklerini gösterir. Ve ayrılırken bu sözü söyleyebilen asker, dünyanın en yüksek millî kültür ve şuûrunu almış askeridir. Ondan mükemmel bir asker yetiştirmek hiçbir akademinin haddi değildir ve her akademinin ideali, zaten böyle bir asker yetiştirebilmekten ibarettir. Ve bir askerin bu cümleyi söyleyebilmesi için, en az bin yıllık bir ıstıfâdan geçmesi lâzımdır.(Yılmaz Öztuna VIX 425)

Bu akıncıları kelle koltukta akına yollayan; fedai, serdengeçti yapan, Allah yolunda ölme şerefinin hayaliyle yaşatan; Allah aşkı değil de nedir? Akıncıyı evinden, ocağından çıkarıp ülkesinden kilometrelerce öteye taşıyan şey; her gün biraz daha fazla insana hidayeti ulaştırabilmek için, i’lay-ı kelimetullah için, Allah için cihad etmekti. Osmanlı’da herkes başkaları için, Allah için bir şeyler vakfederdi; kimi camii, kimi hastane, kimi bu kuruluşlara para getirecek işyerleri, kimi kervansaraylar kimiyse akıncılar gibi hayatlar.

Akıncılar, o yüzyıllar boyunca Avrupa’nın fethinde çok önemli rol oynadılar; ama bir devre sonra; Allah’ın evliyası yerine, cinci hocalar hakimdi saraya artık. Devşirme paşalardan İbrahim Paşa, Akıncıların hepsini yok etmeyi başardı, savaş alanında yalnız bırakarak, çok miktarda düşmanın üzerine özellikle saldırtarak akıncıların yok olmasına sebebiyet verdi. Allah’ın düşmanları, Allah’ın dostlarının kökünü kazımayı başarmışlardı.


Osmanlı Akıncıları Hakkında

Mart 30, 2009

Osmanlı döneminde düşman topraklarına akın düzenleyen gönüllü süvarilere verilen ad.

Fethedilecek yerlerde keşif yıldırma tahrip ve klavuzluk amacıyla hanın izniyle akın düzenlenmesi göçebe kabileler için başlı başına bir yaşam tarzı olan yağma ve çapul geleneklerinden türeyen çok eski bir töreydi. Türk devletlerinde uç adı verilen sınır bölgelerine yerleştirilen büyük akıncı beylerine uç beyi denilirdi. Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu devletlerinin önemli bir politikası kuruluş aşamasında insan gücü olarak dayandıkları yoğun göçebe kitleleri uçlara kaydırmak; reislerini de uç beyi yaparak ikili bir kimlikle devlet bünyesine almaktı. Ertuğrul Gazi ile oğlu Osman Bey de aşiret beyleri iken aynı zamanda Selçuklu sultanlığının birer uç beyi olmuşlardı.

Rumeli fetihleri başlayınca Türk asıllı gençler akıncı yazıldılar. İlk akıncı beyleri Evrenos ve Köse Mihal’di.

Akıncılar yağma gâyesiyle düşman içine giren ve talanla hayatlarını geçiren bir topluluk değildi. Onlar, kendilerine kılıç çekmeyene kılıç çekmez; ‘aman’ dileyene dokunmazlardı. Serhat topraklarında yaşayan akıncıların pek çoğu, Avrupa ve Balkan dillerini bilen, aynı zamanda bilgili ve kültürlü insanlardı.

Akıncılar, baştan neyi kabul ettiklerini çok iyi biliyor, ölümle kol kola hayatlarını devam ettiriyor ve bunu sırf Allah rızasını kazanmak uğruna yapıyorlardı.
Akıncılar, gönüllerindeki aşk ve heyecanla kendilerini devletin milletin ve dinlerinin bekâsına adamış, gerektiğinde canını vermekten çekinmeyen Hak fedaileriydi. Gönlünde bu aşk ve heyecanı tutuşturabilen insan, cihadı en büyük ideali hâline getirir ve bu uğurda ölmeyi cana minnet bilir. Kalemiyle cihada iştirak eden yazardan, doğruluğu hâl diliyle anlatan Müslüman’ın yaptığı cihada kadar, çeşitli cihat şekilleri vardır. Akıncılar da haksızlığı, hak bilen düşmanla yaka paça olmayı tercih etmişler ve bunun neticesinde peygamberlikten sonra mertebelerin en büyüğü olan şehitliği talep etmişlerdir.

İslâm gerektiğinde silâhlı mücadeleye cevaz vermiştir; ama, bu konuda birçok şart belirlemiştir. Müslümanların din, nesil ve mallarının müdafaa edilmesi, düşünce hak ve hürriyetlerinin korunması, yapılan karşılıklı anlaşmalara uyulmaması, Müslümanlara ve onların himayesinde bulunanlara zulmedilmesi, bu hususlardan sadece bazılarıdır. Ama ne acıdır ki biz, bu hakikatleri hiçbir zaman olduğu gibi dışarıya anlatamamışızdır.

Akıncıların vazifesi, başlarındaki beylerin önderliğinde sınır muhafazasına çalışmaktır. Akıncılar, bulundukları toprakları korumakla birlikte gelebilecek saldırılara ve tehditlere karşı caydırıcı bir güç konumundaydılar. Avrupalıların sonraki asırlarda kurduğu özel komando birliklerini akıncılardan ilhâm alarak oluşturduğuna dâir rivayetler vardır.

Akıncıların akınlarını, Hz. Peygamber (SAV) dönemindeki seriyyelere benzetebiliriz. Gerektiği yerde düşmana fiilen karşı koyma, halkın can ve mal güvenliğini koruma ve bu uğurda savaşma, akıncıların vazgeçilmez hayat tarzıydı.

Bir eski eğri kılıç… Kakmalarla süslü kını,

Bununla belki yapılmıştı Türk’ün ilk akını!

Bir eski eğri kılıç… Kabzasında yakutlar,

Bununla belki kırılmıştı bir zaman putlar….

Orhan Seyfi Orhon

Osmanlı, Hazreti Peygamber’in (sas): “Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız.” sözünü kendine şiar edinmişti. O kimsenin hakkına tecavüz edip, kimseyi ezmezken; ezilmemeye, zulme uğramamaya da dikkat ediyordu. Bunun için Payitaht’ta ordu savaş için hazırlanırken, hafif piyade birliği olan akıncılarla zaman kazanılıyor, âni baskınlara karşı teyakkuzda olunuyor ve sınır muhafaza ediliyordu.

Akıncılar, Fatih Sultan Mehmet’in şu sözlerini kendilerine düstur ediniyor gibidir: “Bu zahmet din yolunadır, ahirette Allah huzuruna varınca inayet ola. Zîrâ elimizde İslâm kılıcı var. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek, bize gazi demek yalan olur.” Yine şanlı padişah Fatih Sultan Mehmet: “Üstümüze kılıç çekilmedikçe, ülkemize girilmedikçe, teb’ama cefa edilmedikçe bizden kimseye zarar gelmez.” derken, onun akıncıları da aksini yapamazdı zaten. Müslümanlar, tarihin hiçbir devrinde, devlet, millet ve fert olarak kimseyi istismar etmedikleri gibi, hâkim oldukları yerlerde sömürü ve istismara da hiçbir şekilde izin vermediler.

Akıncılığın temelinin Osman Gazi döneminde, Köse Mihal tarafından atıldığı söylenir. Orhan Gazi zamanında daimî piyade ve süvari askerlerinin teşkiline kadar hep akıncılar kullanılmıştır. Osmanlı uç beyliğinin kısa sürede devlet hâline gelmesi de, akıncılar sayesinde olmuştur. Akıncılığın bir ocak şeklinde kurulmasında Evrenos Beyin büyük emeği olmuştur.
İlk zamanlar akıncı beylerinin çoğu, Osman Gazinin yoldaşları olan kumandanların çocuklarıydı. Akıncı beylerinin yetkileri çok geniştir, onlar istediklerini ocağa alır istemediklerini de ocaktan çıkarabilirlerdi. Divan-ı Hümâyun bu işlere hiç karışmazdı. Çok güvenilen akıncı beyi büyük bir selâhiyete sahipti, emirleri doğrudan doğruya padişahtan alırdı.

Akıncı beylerinin rütbeleri sancak beyi seviyesindeydi. Akıncı eri, yüzlerce defa canını ortaya koyduğu için, diğer birçok ocağın subayından imtiyazlıydı. Akıncılar içerisinde fedai, dalkılıç, serdengeçti, deli, azap, gönüllü, beşli gibi şahıs ve grup isimleri vardı. Küçük rütbeli akıncı zabitlerine ‘toyca’ veya ‘taviçe’ denirdi. 16. yüzyıl sonlarında 40 bin olan akıncı mevcudu, zaman içerisinde artma ve azalmalar göstermiştir.

Akıncılar, yakaladıkları esirlerden aldıkları bilgileri merkeze iletirlerdi. Akınlar, katılan akıncı sayısına göre isimler alırdı. 100 kişiden az akıncıyla yapılana çete, 100’den fazla kişiyle yapılana haramilik, akıncı beyinin kumandası altında yapılana ise, akın denirdi.

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!

Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı ilerle!

Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kâfilelerle

Yahya Kemal Beyatlı

Silâh ve teçhizatları uygun olmadığından, akıncılar kale kuşatmasına katılmazlardı; ancak akıncı fedâilerinden serdengeçtiler, kuşatılmış kaledeki düşmanın arasına dalarlardı.

Akıncılar, sürekli ordu birliklerine dahil değildir. Rumeli’de serhat boylarına yakın yerlerde yaşayan akıncılar, sınır bölgelerinde pürüz çıkaran düşman memleketlerine âni baskınlar tertipleyerek onları yıpratırlardı.

Bu gruplar içerisinde en ilginci ‘deli’ adı verilendir. Düşmanı görünce âdeta deliye dönen bu grubun mensuplarını kimse durduramazdı. Ordu ile sefere iştirak ettiklerinde, savaşın en ön safında yer alır ve düşmana ilk onlar saldırırdı. Bu gruptan olanlar bazen hiçbir silâh kullanmaz, sadece kendilerini savunmak için yanlarında bulundurdukları kalkanlarla düşmanın içerisine dalar, kendilerine yapılan kılıç hamlelerini kalkanlarıyla savuşturup, mermere vurarak sertleştirdikleri o koca elleriyle düşmanın yüzünde şimşekler çaktırırlardı. Topu topu bir avuç deliyle baş edemeyen düşman, geride kendi sayısına yakın Türk ordusunu görünce paniğe kapılır ve birer ikişer kaçışırdı. Bu delilerin bir kısmı eğersiz ata biner, bir kısmı da akşama kadar ellerini mermer gibi sert cisimlere vurarak nasır bağlatırdı. Kat kat nasır bağlamış bu eller, düşman için kılıçtan daha tesirli bir silâh olurdu. Deli adıyla anılan bu süvariler, 15. yüzyıl sonlarından itibaren istihdam edilmişlerdir.

Önceleri sadece Avrupa’daki sınır boylarında kullanılan deliler, ‘bayrak’ adı altında 60’ar kişilik ocaklara ayrılırdı. Başlarındaki kumandanlarına Delibaşı denirdi. Delibaşın altında gönüllü ağası ve bölük ağası gibi zabitler vardı. Deli süvarisi olmak isteyen, cesaretiyle kendini ispatlamak zorundaydı. 16. yüzyılda kurt, sırtlan, pars gibi vahşi hayvan derilerinden yapılmış elbiseler giyen delilerin, atları da akıncılarınki gibi çevik ve dayanıklıydı. Delilerin silâhları ise, akıncılarınki gibi kılıç, kalkan mızrak, balta ve bozdoğandı.

Akıncılar Hazreti Hamza ve Hazreti Ali’yi pîr olarak görürlerdi.

Bilmemiş var mı geniş yeryüzünün serhaddi,

Yıkmış ufkunda durup karşı koyan her seddi.

Yeni bir ülkede yem vermek için atlarına

Nice bin atlı kapılmıştı fetih rüzgârına.

Yahya Kemal Beyatlı

Akıncılığa kabul edilmek çok zordu. Bunun için doğrudan doğruya beyin rızası gerekirdi. Zîrâ kötü bir akıncı, birliğin mahvına sebep olabilirdi. Çok süratli intikâl, seri hareket, harikulâde süvarilik, fevkalâde silâhşorluk bu işin olmazsa olmazlarındandı.Bazı istisnalar haricinde akıncılık, babadan oğula geçerdi. Akıncılar savaş zamanlarında ordudan önce düşman arazisine girerek, orduya yol açar ve kurulması muhtemel pusuları bozardı.

Akıncılar düşman topraklarına girecekleri zaman, kademeli olarak birkaç bölüme ayrılır, ilk kuvvetin karşısına mukavemet eden bir düşman çıkarsa, arkadakiler yetişip ona yardım ederdi. Akıncıların hücumları âni ve sert olduğundan, hemen her zaman düşman kuvvetlerini sarsıp dağıtırdı. Ayrıca ordunun yolu üzerindeki hububat muhafazasını sağlamak, esirler vasıtasıyla düşmandan haber toplamak, köprü ve geçit gibi yerleri emniyet altında tutmak da akıncıların vazifeleri arasındaydı.

Akıncı olabilmenin şartlarından birisi de, Osmanlı Türk’ü olmaktı. Devşirmelerin devletin her kademesine, hatta sadrazamlığa kadar, yükselebilme imkânı varken, akıncı olmaları imkânsızdı.Bir akıncı adayı; imam, köy kethüdası veya dürüst birini kefil göstermek zorundaydı.

Akıncı ordu birlikleri diğer ordu ocakları gibi komuta kademesine bölünürdü. Her on akıncıyı onbaşı; yüz akıncıyı subaşı; bin akıncıyı da, binbaşı komuta ederdi. Bu komuta zincirini, bütün kuvvetlerin başında olan akıncı beyi tanımlardı.

Bir harekâtın akın sayılabilmesi için binli kadroyla ve akıncı beyinin komutasında yapılması gerekirdi. Yüz akıncının eylemine haramilik denirdi. On akıncı “çete” ya da “potera” adını taşırdı. Çetelerin pençik yükümlülüğü yoktu. Barışta çiftliklerde oturan akıncılar akıncı beyinin buyruğunu alır almaz onun yanına giderlerdi. Ölen akıncının yerini oğlu, oğlu yoksa akrabası alırdı. Akınların adı akıncı beyinde ve İstanbul’da bulunan kütük niteliğindeki defterlere geçirilirdi.

Akıncı beyini devlet tayin ederdi. Akıncılık babadan oğula geçen bir süreklilik içinde ömür boyu sürdürüldü. Gerektiğinde ocaklara yetenekli gençlerden yeni akıncılar alınırdı.Bu önemli kumandanlık uzun süre Mihaloğlu, Evrenosoğlu, Turhanoğlu ve Malkoçoğlu gibi ünlü akıncı ailelerinde kalmış ve babadan oğula intikal etmiştir. Mihaloğlu, Sofya’da; Evrenosoğulları, Arnavutlukta; Turhanoğulları, Mora’da; Malkoçoğulları da Silistre dolaylarında bulunurlardı.

Osmanlı’da akıncılar, merkezî idareye bağlı değildi, sınır boylarında ocaklar hâlinde teşkilâtlandırılmıştı. Her mıntıkanın kumandanı ayrıydı ve akıncılar mensup oldukları sülâlenin ismiyle anılırdı.

Akıncıların en yiğitleri ‘dalkılıç’ ve ‘serdengeçti’ adı ile anılırdı. Bunlar akıncıların fedai kısımlarıydı. Bu fedailerin düşman içine dalmak ve mahzûr bulunan bir kaleye girmek gibi çok zor görevleri vardı. Bu yiğitlerin çoğunun böyle bir vazifeden geri dönme ihtimalleri azdı. İhtiyar Cezzar Ahmet Paşa karşısında ilk yenilgisini tadan Napolyon’un şu sözleri, Osmanlı askerini anlamak açısından mânidârdır: “Osmanlı askerini dalkılıç olmaya mecbur edecek kadar sıkıştırmak el vermez, bir kere dalkılıç olmayı göze almış birkaç yüz adam meydana çıkarsa, mağlup olmamak mümkün değildir.’

Akıncılar, ordunun genellikle beş günlük mesafe ilerisinde yol alırlardı. Bir düşman ordusuna dalmak gerektiği zaman, bu vazifeyi yapacaklar ordudan ayrılır, düşmanı vurmak icabeden yere kadar giderler, âni ve şiddetli şekilde düşman saflarına dalarlardı. Bunun neticesinde düşman şaşırır ve bozguna uğrardı.

Düşmanın iktisadî ve mânevî yapısını alt üst ederek savaşın kazanılmasında önemli rol oynayan akıncıların akın taktiği şöyleydi: Akıncı ordusu belirli bölümlere ayrılır, ayrılanlar da daha küçük birliklere bölünerek yollarına devam ederdi. Sefer yapılacak ülkede her birliğin ele geçireceği şehir ve kasabalar önceden kararlaştırılır, dönüşte birlikler gene belirli yerlerde, fakat daha önce ayrıldıkları mevkilerde olmamak üzere birleşerek, vatan topraklarına dönerdi. Bu durum düşman ülkesini korku içerisinde bırakırdı. Kasırgalar gibi esip geçen akıncıların, ne zaman, nerede ortaya çıkacakları hakkında yüzlerce söylenti çıkardı.

Devlet tarafından akıncıların isimlerini, eşkallerini ve tımara (toprağa) sahip olanların listelerini gösteren bir defter tutulurdu. Defterler iki nüsha hâlinde tanzim edilir, bunlardan biri merkezdeki defterhanede, diğeri de akıncıların bulundukları eyalet veya sancakların kadılıklarında muhafaza edilirdi. Böylece herhangi bir yolsuzluğa meydan verilmezdi. Her akın sonunda şehit veya malûllerin yerine, kuvvetli gençler akıncı olarak kaydedilirdi. Akıncılara tahsis edilen bir maaş yoktu. Elde ettikleri ganimetlerin 1/5’ini pençlik (humus) vergi olarak verdikten sonra, kalanlarla geçimlerini temin ederlerdi. Bazılarının ise tımarları (işleyebilecekleri toprakları) vardı.

Akıncıların atları hızlı, dayanıklı ve süratli olanlardan seçilirdi. Akıncılar sefere çıkarken yanlarında dört-beş at götürürler, yorulan atları konak yerlerinde bırakarak, hız kaybetmeden yollarına devam ederlerdi.Uzun mesafeleri, kısa sürede koşabilecek şekilde yetiştirilen ve birçok meziyeti olan akın atlarının eskisi kadar yetiştirilememesi, bu teşkilâtın zayıflama sebeplerindendir. Fetihler döneminin sona ermesi ve duraklama devrinin başlaması ile akıncılar görülmez olmuştur.

16. yüzyıl sonuna doğru sayıları 40 bine ulaşan akıncılar; 1595 yılında Koca Sinan Paşanın Eflak’ta Prens Mihal’e yenilmesi üzerine Tuna’nın öte yakasında kalan Tuna Köprüsü’nde Eflak voyvodasının top ateşine yakalanan akıncılardan sağ kurtulan olmadı. Bunun sonucunda akıncılık tarihe karıştı. Akıncıların yerini serhat kulu denen sınır boylarındaki tımarlı sipahiler aldı. Akın düzenleme görevi ayrıca Kırım hanlarına da verildi. Akıncı adı 1826 yılında resmen ortadan kalkmıştır.

Akıncıların parolası, “Yazılan gelir başa”ydı. Yazılan mademki başa gelecekti, ölümden korkmak niyeydi? Bu yiğitler gözlerini budaktan sakınmaz, her yerde şehadeti ararlardı. Gece âbid olan bu Hak fedaileri, gündüz birer arslan kesilirlerdi. Akıncılardaki ruh hâlini anlamak, Kur’an-ı Kerim’in çeşitli yerlerinde geçen, “Malınızla ve canınızla cihat edin.” âyetini kavramaya bağlıdır. Çiftçilerin ellerindeki tohumları toprağın altında çürümeyeceğine inandıkları ve ellerindeki tohumları tereddüt etmeden toprağın bağrına saçıp beklemeye durdukları gibi, akıncılar da yapmış oldukları güzel işlerin karşılığını mutlaka göreceklerine inandıklarından, hayatlarını Hakk’ı korumaya ve ülkelerini savunmaya adamışlardır. Evet herkes inandığı kadar gerilime geçecek, o kadar bu yola baş koyacak ve o kadar toprağın bağrına tohum saçacaktır.


Kütahya Tarihi

Mart 28, 2009

1-TÜRKLERDEN ÖNCE KÜTAHYA:

Anadolu ‘nun eski yerleşim yerlerinden birisi olan Kütahya ’nın kuruluş tarihini kesin olarak belirlemek mümkün olmamıştır. Ancak tarihinin çok eskilere dayandığı anlaşılmaktadır. Sırasıyla Hitit, Frigya, Lidya, Pers, Makedonya, Bitinya ve Bergama krallıklarının hakimiyetinde bulunmuş daha sonra Roma İmparatorluğu ve onun ikiye ayrılmasından sonra Bizans İmparatorluğunun hakimiyetine girmiştir.

Eski kaynaklara göre; Kütahya ’nın Antik Çağ’ daki adı Katiaenion’dur. Ünlü Antik Çağ coğrafyacısı Strabon ’a göre bu ad “Kotis’in Kenti” anlamına gelmektedir. Kotiaeion adı temel sözcük aynı kalmak şartı ile, farklı dönem ve yazılışlara göre “Kotiaion”, “Cotyaeum” ve “Cotyaium” olarak da kullanılmıştır. Kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, ilin tarihi MÖ VI. yüzyıla dayanmaktadır. İl toprakları içinde yerleşen en eski halk Frigler’dir. MÖ 1200 yıllarında, Anadolu’ ya gelen Frigler, Hitit İmparatorluğu’nun topraklarına girdiler. MÖ 676’da Kimmerler Frigya Kralı III. Midas’ı bozguna uğratarak, Kütahya ve çevresine egemen oldular.

Makedonyalı Büyük İskender ‘in tarih sahnesine çıkması ve Persleri mağlup ederek Anadolu ‘yu hakimiyeti altına almasıyla Kütahya el değiştirmiştir. (M.Ö. 333) Büyük İskender ‘in genç yaşta ölmesi üzerine imparatorluk parçalanmış ve Kütahya İskender ‘in kumandanlarından Antigonos ‘un eline geçmiştir.

M.Ö. 278 yılında Bitinya Krallığı Kütahya ‘yı topraklarına katmış ve daha sonra da Bergama Krallığını eline geçirmiştir. M.Ö. 62 yılında Sezar ‘ın damadı Pompoeus Kütahya ‘yı Roma İmparatorluğu topraklarına katmıştır. M.S. 395 yılında Roma İmparatorluğu ikiye ayrılınca Kütahya Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğunun hakimiyetine girmiştir. Kütahya, Romalılar zamanında hiristiyanlığın önemli merkezlerinden birisi haline geldi. Takibata uğrayan hiristiyanlar Kütahya ‘ya sığındılar. Putperest Roma şehrin tahsisatını kesti ve şehir ihmale uğrayarak bir süre bakımsız kaldı.

Roma ‘nın hiristiyanlığı resmen kabul edilmesinin ardından piskoposluk merkezi oldu. Bizans döneminde ise Kütahya ‘nın önemi çok arttı. Bizanslılar şehre hakim ve kale inşasına elverişli buldukları sarp tepeye burçlar ile tahkim edilmiş iki kat sur içinde bir şato yaptılar. Bu şato, Germiyanoğulları ve Osmalılar döneminde yapılan Kütahya Kalesinin esasını teşkil etmiştir.

Malazgirt’ te Sultan Alparslan yenilen Romanos Diogenes tahtını geri almak için giriştiği mücadelelerde yenilip esir düşünce, Kütahya ‘ya getirilip gözlerine mil çekilerek hapis edilmişdir. (Romanos daha sonra sevk edildiği Kınalı Ada ‘da vefat etmiştir.)

2-KÜTAHYA ‘NIN TÜRK HAKİMİYETİNE GİRMESİ:

Malazgirt Muharebesinden sonra Türkler, hızla Anadolu ‘nun fethine giriştiler. 1071 yılından sonraki bir kaç yıl içinde Anadolu ‘nun hemen hemen tamamı Türkler tarafından fethedildi. Anadolu Selçuklu Devleti ‘nin ilk hükümdaro Kutalmışoğlu Süleyman Şah ‘ın kardeşi Melik Mansur, 1074 yılında Kütahya ‘yı fethetti. Kütahya, Anadolu Selçuklu Devleti ‘nin bir uç şehri oldu.

Yirmi yıl kadar Türk hakimiyetinde kalan Kütahya, 1096 yılında başlayan Birinci Haçlı Seferi sonunda tekrar Bizans İmparatorluğu hakimiyetine geçti. (1097)

Sultan 2.Kılıçarslan 1182 yılında yeni bir fetih hareketine girişerek Uluborlu ve Kütahya ‘yı ikinci defa topraklarına kattı.

Sultan 2.Kılıçarslan ‘ın, ülkesini on bir oğlu arasında paylaştırması sırasında Kütahya, Gıyaseddin Keyhüsrev ‘in hissesine düştü. Daha sonra kardeşler arası taht kavgaları sırasında durumdan yararlanan Bizans, Kütahya ‘yı ele geçirdi ise de Sultan Alaattin Keykubat zamanında Selçuklu kumandanlarından İmaüddin Hezar Dinarı tarafından üçüncü defa ele geçirildi. (1230)

Uzun yıllar “Kale Muhafızı” olarak Kütahya ‘da kalan Hezar Dinarı Kütahya ‘nın imarına çalışmış, bir çok eser bırakmıştır.

Kütahya ‘nın Melik Mansur tarafından fethedildiği yıllarda şehir Büyük Selçuklu İmparatorluğuna bağlı bulunuyordu. Melik Mansur ‘un Büyük Selçuklu İmparatorluğu hükümdarı Melikşah’ a karşı ayaklanması üzerine Melikşah Ümera’ dan Emir Porsuk Bey komutasında bir ordu göndermiş, yapılan savaşta Melik Mansur öldürmüştür. (1090)

Bu olaydan sonra Emir Porsuk Bey kuvvetleri Kütahya ‘da yerleşti. Porsuk Bey bir müddet Kütahya ‘da “Kale Muhafızı” olarak görev yapmıştır. Kütahya ‘nın önemli akarsularından Porsuk Çayı ‘nın adı buradan gelmektedir.

3-GERMİYANOĞULLARI DÖNEMİNDE KÜTAHYA:

“Germiyanlı” Türk aşiretlerinden birinin adı iken sonradan bir beyliğin ve ailenin adı olmuştur. Aşiretin ilk tarihi şahsiyeti olarak, baba İshak isyanı sırasında Malatya ‘da faaliyet gösteren Alişir oğlu Muzafferüddin ‘in adına rastlanır. Germiyanlı sülalesinden Kerimüddin Alişir ‘in adı, Selçuklu saltanat mücadelesinde Moğollar tarafından Müinüddin Süleyman Pervane ‘nin şikayeti üzerine öldürülen Selçuklu emirleri arasında geçer.

Malatya taraflarında bir bölgeye “Germiyan” adı verildiği Selçuklu ve Bizans kayıtlarında belirtilmektedir. Germiyanlı adının Malatya taraflarından Batı Anadolu ‘ya gelen bu aşirete bu nedenle verildiği (Kütahya’ lı gibi) tahmin edilmektedir.

Germiyanlı Beyliğini kuran Yakup Bey, Moğollar tarafından öldürülen Kerimüddin Alişir Bey’ in oğludur. Kendisi Anadolu Selçuklu Sultanı 3.Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında devletin ileri gelen emirlerinden birisiydi. Görev sahası Ankara ve civarı idi.

3.Alaattin Keykubad’ a bağlı iken 1300 yılında bağımsızlığını ilan etmiş, Kütahya merkez olmak üzere beyliğini kurmuştur. Beyliğin ilk müstakil idarecisi olan Yakup Bey devri (1300-1340) Germiyanoğulları’ nın en güçlü dönemini oluşturur. Yakup Bey’ in hakim olduğu topraklar, bazı kaynaklarda Yakup-ili adıyla adlandırılmıştır.
Bazı kaynaklarda Bizans ‘ın Yakup Bey devrinde Germiyanoğullarına yıllık 100.000 dinar vergi ve hediyeler gönderdikleri belirtilir. Yakup Bey’ den sonra yerine oğlu Mehmet Bey (1340), onunda 1361 yılında ölümü üzerine yerine oğlu Süleyman Şah geçti.

Osmanlı Sultanı 1.Murat, oğlu Şehzade Beyazid’ e Süleyman Şah’ ın kızı Devlet Hatun ‘u istemek üzere bir heyet gönderdi. Süleyman Şah’ da cevabi bir mektupla devrin ileri gelen alimlerinden İshak Fakih’ i Osmanlı başkentine gönderdi. İshak Fakih’ in getirdiği hediyeler arasında meşhur Germiyanlı atları, Denizli bezleri ile altın ve gümüş eşyalar bulunuyordu.

Süleyman Şah, kızının çeyizi olarak Kütahya, Simav, Emet ve Tavşanlı ‘yı Osmanlılara bıraktı. Kendisi Kula ‘ya çekildi.1381 yılında yapılan düğünden sonra Şehzade Beyazid Kütahya Sancağına idareci olarak gönderildi.

Ancak Kütahya, Ankara Savaşından sonra tekrar Germiyanoğulları ‘nın hakimiyetine geçti. (1402) Bu sefer beyliğin başına II.Yakup Bey vardı. Bu durum II.Yakup Bey ‘in 1429 yılında ölümüne kadar sürdü.Yakup Bey ‘in vasiyeti üzerine Germiyan ülkesi Osmanlı hakimiyetine geçti.

Kütahya, Germiyanoğulları zamanında tarihinin en parlak devirlerinden birini yaşamış, iktisadi ve fikri bakımdan büyük gelişmelere sahne olmuştur. Beyliğin merkezi olması sebebiyle Kütahya ‘da bir çok mimari eserler inşa edilmiş, şair, edip ve fikir adamları bu şehirde toplanarak eserler kaleme almışlardır.

4-OSMANLILAR DÖNEMİNDE KÜTAHYA:

Osmanlı yönetimine geçtikten sonra Kütahya bir “Sancak Merkezi” oldu. I.Murad’ ın oğlu ve Germiyan Beyi Süleyman Şah ‘ın damadı olan Bayezid ‘de Kütahya Sancak Beyi olarak görevlendirildi.

Osmanlı Devletinin Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa 1451 yılında beylerbeylik merkezini Kütahya ‘ya taşıyarak buraya yerleşti. Kütahya uzun süre beylerbeylik merkezi olarak kaldı.

Timur Ankara savaşından bir hafta sonra Kütahya’ ya gelmiş, çok sevdiği bu şehirde bir ay kalmıştır.

Kütahya’ da bulunan Ulu Camii ‘nin ilk şekli Yıldırım Beyazid tarafından yaptırılmıştır. Kayıtlarda Ulu Camii ‘nin adı “Yıldırım Han Camii” olarak da geçer.

Anadolu tarafına yapılan seferlerde Osmanlı ordusunun toplantı yeri ve aynı zamanda önemli bir uğrak yeri olan Kütahya önemli eserlerle de donatılmıştır. Tarihte bilinen en eski toplu iş sözleşmesi 13 Temmuz 1766 tarihinde Kütahya ‘da imzalanmıştır. O dönem Kütahya Valisi Ali Paşa’ nın huzurunda yapılan görüşmeler sonucunda işveren ile işçiler arasında anlaşmaya varılmış, çırak, kalfa ve ustaların ücretleri ayrı ayrı belirtilmiştir. Söz konusu anlaşmada bahsedilen işçiler çinicilerdir.

Kütahya adı Mısır Valisi Ali Paşa ile Osmanlı Devleti arasında yapılan savaşlar sonunda 1833 yılında yapılan anlaşma ile uluslararası alanda duyulmuştur. Zor durumda kalan Osmanlı Devleti ‘nin Rusya ‘dan yardım istemesi üzerine, Osmalı Devleti üzerinde Rus nüfuzu olmasını istemeyen İngiltere ve Fransa, Mehmet Ali Paşa ‘yı ikna ederek Kütahya Anlaşmasının yapılmasını sağlamışlardır.

1848 ihtilalleri neticesinde başlayan Macar Milli Hareketi, Avusturya ve Rusya tarafından kanlı bir şekilde bastırılınca, hareketin liderlerinden Kossuth Lajos, Bathyayi ve Mesrares 1849 ‘da Osmanlı Devletine sığındılar. Rusya ve Avusturya’ nın baskılarına rağmen Osmanlı Devleti mültecileri geri vermedi. Kossuth (Koşut) ve maiyeti Kütahya’ ya yerleştirildiler. 1851 yılına kadar Kütahya’ da kaldılar. Kaldıkları ev bugün müze haline getirilmiştir ve ziyaretçilere açıktır.

5-MİLLİ MÜCADELE YILLARINDA KÜTAHYA:

İzmir ‘in 15 Mayıs 1919 ‘da Yunanlılar tarafından işgali ve düşman kuvvetlerinin Anadolu içlerine doğru ilerlemeye başlaması üzerine bütün yurtta olduğu gibi Kütahya’ da da Kuvayi Milliye teşkilatı kuruldu ve 20 Eylül 1919′ da faaliyetlerine başladı. Kurulan teşkilat halktan maddi ve manevi büyük destek gördü. Teşkilat başkanı askeri şube reisi Nüzhet Bey ‘di.

Çerkez Ethem Bey’ in maiyetindeki müfreze kumandanlarından Piriştineli İsmail Hakkı Bey, Kütahya’ ya gelerek “Müdafaai Hukuk Merkezi” ile müştereken faaliyet göstermeye başladı. Silah, cephane ve para tedarikine ve asker toplanmasına başlandı. 21 Temmuz 1920′ de başlayan çalışmalar sonucunda kısa süre sonunda “Kütahya Milli Taburları” teşkil edildi. 6 Ağustos 1920′ de Afyon’ da bulunan Mustafa Kemal Paşa, İsmail Hakkı Bey’ in daveti üzerine Kütahya’ ya geldi ve tren istasyonunda “Kütahya Milli Alayını” teftiş ederek takdirlerini bildirdi. Kütahya’ da birkaç saat kalan TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa, ayrılırken, Mutasarrıf Said Bey’ e Kütahya halkına karşı takdirlerini bildiren bir yazı vermiştir.

KÜTAHYA MUTASARRIFI SAİD BEYEFENDİYE

Büyük Millet Meclisinin selam ve ihtimamını muhterem halkımıza, kahraman orduya ve hamiyetkar memuriyne tebliğ etmek üzere Kütahya’ yı dahi ziyaret eden heyetimiz, burada gördüğü mefhabetbahş ve itmi’nannaver tezahüratı samimiye ve aliyeden dolayı fevkalade müftehir ve mesrurdur. Vatansever Kütahya ahalisinin mali fedakarlığı, maddi ve manevi himemat ve mesaisiyle beş on gün zarfında ihzar ve techiz edilen binlerce mevcuda baliğ kıtaatı askeriyenin giriştiğimiz dini, milli, vatani mücadelede muzafferiyetimizi temin edecek kahraman bir zümre olarak isbat-ı fedekari edeceğinizden eminiz. Gerek zat-ı alileriyle Müdafaai Huku gayyürüyesini gerek umum Kütahya halkının mucib-i mübahhat olan himematından dolayı hissettiğimiz şükranı, Büyük Millet Meclisi namına beyan ile arz-ı veda eder ve iş bu ihtisasat-ı mahmedefkaranemizin aynen bütün ahaliye tebliğ buyurulmasını rica ederiz..

6 Ağustos 1336 (1920)

Büyük Millet Meclisi Reisi
M.Kemal

Kütahya-Eskişehir muharebeleri sırasında hazırlıklarını henüz tamamlayamamış olan Türk ordusunun muharebe şartları gereği Sakarya nehrinin doğusuna çekilmesi sonucunda 17 Temmuz 1921 tarihinde Kütahya Yunanlılar tarafından işgal edildi. Bu karanlık günler çok sürmedi. yaklaşık bir yıl sonra 26 Ağustos 1922 ‘de başlıyan Büyük Taarruz ve 30 Ağustos tarihinde yapılan Başkumandan Meydan Muharebesi sonucunda Yunan ordusu dağıldı. Aynı gün (30 Ağustos 1922) Türk birlikleri Kütahya ‘ya girdi. Böylelikle işgal devresi sona erdi ve Kütahya ebediyyen Türk hakimiyetine girdi.


Karakeçili Yörükleri Hakkında Bir Araştırma

Mart 28, 2009

Orta Asya Anadolu ve Rumeli sürecinde Türkler, sosyal statüleri bakımından şehirli, köylü ve konar-göçer topluluklar hâlinde yaşamışlardır. Bunlardan göçerler, en eski Türk toplum yapısından başlayarak kalabalık sınıfı oluşturmuşlardır. Bu durum uzun yıllar devam etmiş ve denge Osmanlı Devleti’nin iskân siyaseti ve değişen şartlarla oluşan yeni yaşama tarzı sonucunda göçerlerin aleyhine bozulmuş, bu suretle yerleşik hayat tarzı yaygınlaşmıştır. Buna rağmen yerleşik Türklerin yanında göçebe yaşayışı sürdüren önemli sayıdaki Türkmenlere “Yörük” denilmiştir. Konar-göçer ve göçebe demek olan Yörük kelimesi, Anadolu’da “yörü” fiilinden meydana gelmiştir.

Karakeçili Türkmenleri de “Yörük” adıyla anılırlar. Bunun sebebi, Anadolu’da iskân edilmelerinden önce konar-göçer olmalarındandır. 16. yüzyıla ait eski Osmanlı tahrir kayıtlarından Karakeçili aşiretinin önemli bir kısmının diğer Yörük aşiretlerle birlikte-”Azizbeğlu ve Tos-bağa” aşiretleri- Beypazarı, Sivrihisar ve Sultan önü civarında bugün Eskişehir yöresinde gördüğümüz. Karakeçililerin ataları oldukları anlaşılmaktadır. Ankara sancağına bağlı olan ve defterlerde kayıtlı Karakeçililerde yukarıda sözünü ettiğimiz ve “Ulu-Yörük” adıyla anılan bu aşiretler birliğine bağlıdır. Bunların aynı zamanda Kırşehir yöresinde yaşayan büyük Karakeçili oymağının önemli bir kolunu teşkil etmekte oldukları bilinmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda oymak, aşiret ve cemaatler üzerine Başbakanlık Osmanlı Arşiv belgelerine dayanarak önemli bir eser meydana gelirmiş olan Cevdet Türkay, Karakeçililerin yaygın olarak yaşadıkları sahaları şu şekilde tesbit elmiş bulunmaktadır: Adana, Diyarbekir, Siverek, Eskişehir, Siirt, Birecik, Ankara, Kütahya, Ruha (Urfa), Rakka, Aydın, Kırşehir, Balıkesir, Haymana, Manisa, Trablus-Şam, Kula, Eşme (Kütahya), Bursa, Alaşehir… Yine Türkay, sözünü ettiğimiz vesikalara dayanarak, Karakeçililerin “Türkmen yörükanı taifesinden” yani Türkmen topluluğundan olduklarını kaydetmektedir.

Türk devletlerinde topluluk ve boy düzeninde kendine özgü bir teşkilâtlanma yapısı vardır. Selçuklulardan önceki Türk teşkilâtlanma ve boy düzeni incelendiğinde ikili bir düzen kendisini gösterir. Asya Hun ve Avrupa Hun devletleriyle Göktürkler ve buna mümasil diğer Türk devletlerinde bu teşkilâtlanma yapısı görülmekledir. Bu ikili düzen doğu-batı şeklindedir. Bu düzen yine kuzey-güney, sağ-sol şeklinde de görülür. Tuna Bulgarları ve Macarlarda bu ikili düzenin büyük-küçük şeklinde ifade edildiği tesbit edilmiştir. Öte taraftan, Oğuz Bulgar ve Karluk Türk gruplarında iç-dış, yine Oğuzlarda Bozok-Üçok, Hun, Ogur, Bulgar, Hazar, Macar, Kuman ve Türgeşlerde ak-kara gibi terimlerle Türklere has bu teşkilâtlanma biçimi görülmektedir.

Hattâ Türk boylarında daha alt sosyal gruplarda da bu ikili teşkilâtlanma görülmektedir. Meselâ, Akkoyunlu-Karakoyunlu, Akkeçili-Karakeçili, Akbudun-Karabudun gibi…

En eski Türk destanlarından olan Oğuz Kağan Destanı’nda, yukarıda belirttiğimiz ikili düzen görülmektedir. Ünlü destanda, Türk toplumunun Üçok ve Bozok kollarına ayrılması şu şekilde anlatılmaktadır. “… Sonra Oğuz Kağan büyük bir kurultay topladı. Maiyeti ve halkını çağırdı. Onlar geldiler ve müşavere ettiler. Oğuz Kağan büyük ordugâh kurdu. Sağ yanına kırk kulaç direk diktirdi. Üstüne bir gümüş tavuk koydurdu. Altına bir ak koyun bağladı. Sol yanına kırk kulaç direk diktirdi, Altına bir kara koyun bağladı. Sağ yanda Bozoklar oturdu. Sol yanda Üçoklar oturdu…

Oğuz Kağan Destanı’ndaki bu kayıttan, sağ kol olan Bozokların Türk toplumundaki yerinin daha üst seviyede ve ak koyun sahibi oldukları, buna karşın Üçokların Bozuklardan sonra geldikleri ve kara koyun sahibi oldukları anlaşılmaktadır.

Bugün Anadolu’da çeşitli coğrafî mekânlarda yaşamakta olan yörükler arasında da buna benzer bir ayırım dikkatimizi çekmektedir. Özellikle günümüzde Uludağ yöresinde yer tutan yörük grubu arasında Kızılkeçili ve Karakeçili oymakları görülmektedir. Kızılkeçili ve Karakeçili oymakları birbirlerinden giyim kuşam, çalışma sahaları ve sahip oldukları hayvanlara varıncaya kadar farklılıklar göstermektedir. Bunlar arasında Kızılkeçililerin çadırlarının alaçık olmasına karşın, Karakeçililerin çadırlarının karaçadır olması gibi daha birçok ayrılıklar vardır. Bu Türkmenler arasındaki bir kanaat da, Kızılkeçililerin hünkâr elli, Karakeçililerin ise oba elli olmalarıdır. Yani kendilerini Bozok ve Üçok gibi ayırdıkları anlaşılmaktadır.

Bilindiği gibi, ünlü Oğuz Kağan Destanı’ndaki Bozok ve Üçok şeklindeki ayırım Raşiduddin ve Kaşgarlı Mahmut’un da tasnifleriyle tarihe mal olmuştur. Bu sınıflandırmaya göre, Bozoklar, Günhan, Ayhan ve Yıldızhan kollarına tâbi olan her biri dörder olmak üzere 12 boya ayrılmaktadırlar, ki bunlar Kayı, Bayat, Alkaevli, Karasevli, Yazır, Döğer, Dodurga, Yaparlı, Avşar, Kızık, Beğdili ve Karkın’dır.

Üçoklar ise, Gökhan, Dağhan ve Denizhan kollarına bağlı, yine her biri dörder olmak üzere 12 boya ayrılmaktadırlar. Bunlar Bayındır, Peçenek, Çavundur, Çepni, Salur, Eymur, Layıntlu, Üreğir, İğdir, Büğdüz, Yiva ve Kınık boylarıdır.

ikili ve 4-12-24 şeklindeki boy tasnifi Türkmenler arasında çok yaygındır. Nitekim, Karakeçili yörükleri de 12 aşiretten meydana gelmişlerdir. Bilecik Pazaryeri Günyurdu köyünde yerleşik hayata geçen Karakeçili yörükleri, “Karakeçili oniki kalemdir” demek suretiyle, kendilerini 12 kola ayırmaktadırlar. Bu aşiret veya kollar şunlardır: Veliler, Poyrazlı, Kıldanlı, Softalı, Karakayalı, Talazlı, Şazlı, Hacıhalil, Hayyam Kethüda, Akça İnli, Özbekli, Karabakılı. Karakeçililerin kendilerini 12 kısma ayırarak tasnif etmeleri, kök itibariyle Asya’dan gelen diğer Türkmen topluluklarına bağlı olmaları sonucuna bizi götürmektedir.

Karakeçililerin sözde ayrı bir topluluk addedilen ve yine Oğuz, geleneğine göre 24 boya ayrılan, “Türkman Ekrâdı” şeklinde nitelendirilen Kürt topluluğunun Milan ve Zilan şeklindeki iki kolundan Milan yani Milliler içinde yer aldıkları ve ikinci sırada bulundukları görülmektedir. Bu Karakeçililerin, özellikle Urfa’nın, Siverek, Viranşehir ve Suruç havalisinde yaşadıkları bilinmektedir. Bunların önemli bir kısmı Fars kültürünün etkisinde kalmıştır.

Karakeçili aşireti, Osmanlı Devleti’ni kuran Kayı boyuna mensuptur. “Kayı”, sağlam, metin, güçlü ve kuvvetli anlamlarına gelmektedir. Kayı boyu Oğuzların en büyük boyu olup, Bozoklara tâbidir. Doğudan Anadolu’ya gelişen göçlerin önemli nedenlerinden bir tanesi de bilindiği gibi Moğol istilâsıdır. İşte Moğolların baskı ve saldırıları nedeniyle Karakeçililer, bağlı bulundukları Kayı boyu ile birlikte, Türkistan-Horasan ve Anadolu çizgisinde göçe mecbur kalmışlardır. Bu göç esnasında reisleri Ertuğrul Bey idaresinde Anadolu’ya gelen Kayı boyu ve Karakeçililer göçebe yaşayışını sürdürmüşlerdir.

Anadolu’nun Türkleşmesinde büyük rol oynayan Karakeçililer, 11. yüzyıldan beri varlıklarını hissettirmişlerdir. Öncelikle Keçilü cemaatleri, başta Karakeçililer olmak üzere, Sarıkeçili, Teke Türkmenleri vs. gibi değişik adlarla Anadolu’nun birçok bölgesine yayılmışlardır. Doğudan batıya bu şekilde yayılan bu aşiretin muhtelif kolları şunlardır: Urfa, Siverek ve Suruç Karakeçililerinin varlıkları XV. ve XVI. yüzyıllardan beri bilinmektedir. Urfa Karakeçilileri ile Bingöl’ün Simsor Karakeçilileri Doğu Anadolu ZazaTürk aşiret grupları içinde yer alır.

Siverek Karakeçilileri kendilerini Türkmen olarak kabul etmektedirler. Bunlar yaşamakta oldukları köylerinin adlan da tamamen Türkçedir. Yüzyıllardan beri isimler değişmeden günümüze kadar gelmiştir. Sözkonusu bu köyler arasında, Ağaören, Deliktaş, Karahöyük, Karadibek, Kurtini, Başıbüyük, Göllü, Mezra, Karacaviran, Mizar, Çabakçur, Karafinik, Bozkaya, Kabasırt, Kabahaydar, Sadıklı, Salur, Çepini vs…

Bingöl’ün Simsor köyü Karakeçililer tarafından kurulmuştur. Güneyde Karakeçililer Rakka’ya kadar uzanmışlardır. XVI. yüzyıl Diyarbakır Tapu Tahrir Defteri’ne göre, günümüzdeki Milli Aşiret grupları Karakeçililerdendir. Yine Gaziantep’e bağlı Körkün, Barak ve Hacıbayram köyleri Karakeçililer tarafından kurulmuştur.

Kırıkkale ilinin Karakeçili ilçesinde yaşayan Karakeçililer, Anadolu’nun diğer yörelerinde yaşayan Karakeçililerle akrabadırlar. Karakeçililer, Osmanlı kayıtlarında “Ulu Yörük” şeklinde anılan ve diğer bazı boyları da ihtiva eden birliğin bir koludurlar. Ankara şeriye sicillerinde Karakeçililerle ilgili kayıtlarda geçen, “Yörükanı Karakeçili” deyimi buradaki Karakeçililerin yürüklüğüne işaret eder.

Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Arşivi’ndeki 982 tarihli Tapu Tahrir Defteri’nde Ankara Karakeçilileri “Ulu Yörük” adıyla anılmışlardır. En eski yörük ve en köklü boy anlamına gelen bu kayıt, Karakeçililerin mazileri hakkında bize fikir vermektedir.

Karakeçililer, Süleyman Şah ile Ertuğrul Gazi idaresinde, Fırat nehrini takip ederek. Rakka üzerinden Anadolu’ya gelmişlerdir. Bu göç esnasında yaklaşık 8000 civarında Karakeçili Urfa yöresine gelmiş ve burada ikâmet etmişlerdir. Sonra bunların bir kısmı Konya, Bursa, Eskişehir, Bilecik ve Gaziantep’e yerleşmişlerdir. Bunun yanında yine Urfa’ya mücavir olan Halep ve Arappınar (Mürşitpınar) ile Elazığ çevresine yerleşenler de olmuştur. Elazığ Karakeçililerine “Çarsancaklı” denilmektedir. Gaziantep havalisine yerleşen Karakeçililer ise, “Albayramlar” adıyla anılırlar.

Bilindiği gibi, Anadolu’daki Karakeçililerin önemli bir bölümü Urfa havalisinde yaşamaktadır. Burada yaşayan Karakeçililer Türk oldukları hâlde, Türkçeden farklı bir dil konuşmaktadırlar. Ancak konuşulan bu dilin “Gürmanç” ağzı olduğu ve Tuncer Gülensoy’un tesbitlerine göre, “Doğu Anadolu Osmanlıcası” olduğunu söylemek mümkündür. Aynı Hoca’nın burada yaşayan Karakeçililerle ilgili tesbitleri şöyledir: “Urfa-Suruç yöresinde yaşayan Karakeçililerin büyük bir kısmı “Gürmanç” ağzını konuşmakladırlar. Ancak bunun yüzde seksenbeşi Türkçe kelimelerden oluşmaktadır.

Karakeçililer üzerinde sosyolojik araştırmalar yapan Ziya Gökalp ve Mehmet Eröz’ün görüşleri de bu düşüncelerle beraber değerlendirildiğinde, olayın realitesi açığa çıkmaktadır. Ziya Gökalp, Viranşehir’deki Millilere komşu olarak nitelendirdiği Karakeçililerin -ki aslında bu boyun içinde addedilmektedirler-Bursa’daki Karakeçililerin bir bölümünü oluşturduklarını ve zamanla Türkçeyi unuttuklarını ifade ederek, bunların köy isimlerinden hareketle Türk olduklarının anlaşıldığını söylemektedir. Nitekim, Salur ve Kangılı köylerinin Karacadağ’da yer aldığını, bunların da eski Türk boy adları olduğunu söylemektedir. Ziya Gökalp, buradaki Türkan aşiretinin de aynı akibete uğradığına işaret etmektedir.

Karakeçililer, geçmişte Ertuğrul Gazi Türbesi’ni her yıl Nevruz gününde ziyaret ederlerdi. Burada bir tür anma toplantısı niteliğinde buluşur ve şenlik düzenlerlerdi. Ancak sonraları bu geleneği Eylül ayının ikinci haftasında yapmaya başlamışlardır. Bu ziyaret ve şenlik Karakeçililerin bayramıdır. Atlarla buraya gelen ve kurbanlar kesen Karakeçililer görkemli törenler yaparlardı. Bu esnada cirit oyunları ve güreş müsabakaları da yapılırdı.

Bu ziyaret ve şenlikler II. Abdülhamid zamanında resmileştirilmiştir.

Osmanlı yönetimine sadakatla bağlı kalan Karakeçililer, genel olarak herhangi bir disiplinsizlik hareketine girmemişlerdir. Sultan II. Abdülhamid sarayın muhafazası için Karakeçilileri görevlendirmiştir. Hem Yavuz Sultan Selim, hem de II. Abdülhamid tarafından Karakeçililere sancak verildiği ve kendilerine çok güvenildiği rivâyeti de yaygındır.

Bilindiği gibi, II. Abdülhamid, Alman İmparatoru’na Karakeçili aşiretinin mensuplarını tanıtırken, kendi akrabaları olarak takdim etmiştir. Ayrıca aynı padişah Karakeçililerin bulunduğu bir alay meydana getirerek, bu alaya “Ertuğrul Alayı” adını vermiştir, ki bu da çok manidardır. Yine kendi adıyla oluşturduğu “Hamidiye Alayları”nda, ki bunlar da Çanakkale ve Doğu Cephesi’nde Ruslar, İran ve Ermenilerle olan çarpışmalarda önemli hizmetler ifa etmiştir, Karakeçililer yer almıştır.

Cumhuriyet döneminde de Karakeçililer devlete sadakatla bağlı kalmışlardır. Millî Mücadele’de Urfa ve havalisindeki millî faaliyetlerde ve özellikle yörenin Fransız işgalinden kurtarılması ile bazı iç isyanların bastırılmasında, Siverek kuvvetleri içinde yer alan Karakeçililer, diğer Türkmen (Oğuz) kuvvetleri olan İzoli, Beğdili (Badıllı), Karahanlı aşiretleri gibi üzerlerine düşeni yapmışlardır.

Yine Millî Mücadele’de Güneydoğu Anadolu’daki Milli aşiretinin neden olduğu ayaklanma teşebbüsüne katılmayan Karakeçililer, Viranşehir ve çevresinde İngiliz ve Fransız kuvvetleriyle mücadeleye giriştikleri gibi, isyancılarla da mücadele etmişlerdir. Ancak bu isyan sırasında Karakeçililerin ileri gelenleri hayatlarım kaybetmişlerdir. Mardin’de bulunan Beşinci Tümen’in çabaları ve millî kuvvetlerin yardımıyla bu isyan hareketi bastırılmış ve asiler Suriye’ye kaçmak zorunda kalmışlardır.

Güneydoğu Anadolu’da olduğu gibi Orta ve Batı Anadolu bölgelerindeki Karakeçililer de Millî Mücadele’ye destek vermişler ve önemli vazifeler ifa etmişlerdir. Batı cephesinde Yunanlılara karşı ve bazı iç isyanların bastırılmasında önemli hizmetlerde bulunmuşlardır. Mustafa Kemal Paşa’nın yakın silâh arkadaşlarından Yarbay Mehmet Arif Bey oluşturduğu özel bir “Karakeçili Müfrezesi” ile Millî Mücadele’ye katkıda bulunmuştur.

Sonuç olarak, Karakeçililerin Hocamız Faruk Sümer’in “Türkmenler” dediği Oğuzların Bozok kolunun Kayı boyuna mensup oldukları ve yüzyıllara dayanan bir mazilerinin olduğu açıktır. Anadolu’yu ebedî vatan yapan Türkiye Selçukluları ve Osmanlı Devleti zamanında varolan ve Anadolu birliği içinde çok uzak olmasa da farklı yörelerde yaşayan bu insanlar, âdeta Anadolu insanın kardeşlik ve birliğinin simgesini oluşturmaktadırlar, denilebilir. Kısacası, millî birlik ve beraberliğe, kardeşliğe güzel bir örnektir Karakeçililer… Devlete ve millete hizmet yolunda Cumhuriyet döneminde de sadakada bağlı kalan bu aşiretin “Yörük Bayramı” kutlu olsun…

Sözlerimi Büyük Atatürk’ün şu cümlesiyle bitirmek istiyorum; “Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır…

DİPNOTLAR

*Prof. Dr., Kırıkkale Üniversitesi Rektör Yardımcısı, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Başkanı

Kırıkkale-TÜRKİYE.

(1) Faruk Sümer, Oğuzlar, Ankara 1967, s. 9.
(2) Faruk Sümer, Oğuzlar, Ankara 1964, s.182.
(3) Cevdet Türkay, Başbakanlık Arşiv Belgelerine Göre Oymak, Aşiret ve Cemaatler, İstanbul 1979, s. 476.

(4) İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, İstanbul 1994. s. 259.

(5) AbdulhalukÇay, Her Yönüyle Kürt Dosyası, Ankara 1996, s. 245.


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.