Prof. Dr. Ahmet Davudoğlu Kimdir?

Prof. Dr. Ahmet Davudoğlu

Prof. Dr. Ahmet Davudoğlu

1959 yılında Konya/Taşkent’te doğdu. Ortaöğretimini İstanbul Erkek Lisesi’nde tamamladı. Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi ve Siyaset Bilimi bölümlerinden mezun oldu. Aynı üniversitenin Kamu Yönetimi Bölümü’nde yüksek lisans, Siyaset Bilimi ve Uluslar arası İlişkiler Bölümünde doktorasını tamamladı. 1990-1995 yılları arasında yurtdışında görev yaptıktan sonra 1996-1999 yılları arasında Marmara Üniversitesi’nde çalıştı. 1993’te doçent, 1999’da profesör oldu. Halen Beykent Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler Bölümü başkanlığını yürütmektedir.

Alternative Paradigms (Lanham: University Press Of America, 1994) ve Civilizational Transformation and the Muslim World başlıklı kitapları yayınlanmıştır. Ayrıca, özellikle uluslar arası İlişkiler, bölgesel analizler, mukayeseli siyaset felsefesi, mukayeseli medeniyet tarihi araştırmalarını kapsayan değişik alanlarda disiplinlerarası bir yöntemle kaleme alınmış çalışmaları farklı dillerde yayınlanan Davutoğlu’nun 2001 yılı ortasında “Stratejik Derinlik” adlı bir kitabı yayınlanmıştır. Bu kitabın önsözünde Davutoğlu şunları yazmaktadır:

“Türkiye’ye çevreleyen yakın kara, yakın Deniz ve yakın kıta havzaları, coğrafi olarak da insanlık tarihinin ana damarının şekillendiği alanları kapsamaktadır. Soğuk Savaş sonrası dönemin getirdiği dinamik uluslar arası ve bölgesel konjonktürde en yakın havzasından başlayarak dışa açılması kaçınılmaz olan Türkiye’nin stratejik derinliğinin yakın kara, yakın deniz ve yakın kıta bağlantıları ile yeniden tanımlanması ve bu derinliğin jeopolitik, jeoekonomik ve jeokültürel boyutlarının dış politika parametreleri olarak kapsamlı bir şekilde yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.

Modernite Avrupa-Merkezli bir tarihi sürecin eseriydi; küreselleşme ise kaçınılmaz bir şekilde başta Asya olmak üzere bütün insanlık birikimini tarihin akış seyrinde tekrar devreye sokacak unsunlar taşımaktadır. Tarihi birkimi etkin bir açılıma temel sağlayacak toplumların öne çıkacağı bu süreçte Türkiye tarihi derinliği ile stratejik derinliği arasında yeni ve anlamlı bir bütün oluşturma ve bu bütünü coğrafi derlik içinde hayata geçirme sorumluluğu ile karşı karşıyadır. Staretejik açıdan mihver bir ülke olan Türkiye, bu sorumluluklarının gereğini yerine getirmesi durumunda, yeni dengelerin oluşacağı daha istikrarlı uluslar arası konjonktüre daha uygun şartlarda giren merkez bir ülke konumu kazanacaktır.”

Asım Simav

Simav Necatioğulları ailesinin bir ferdi olarak 1909’da Osmanlı kasabası Simav’da doğdu. Yunan işgalini ve Cumhuriyetimizin kuruluşunu gördü…HALI TÜCCARLIĞI işiyle meşgul oldu.MİLLİ ATLET Asım Simav 1930’lı ve 1940’lı yıllarda İzmir’de ALTAY, İstanbul’da BEŞİKTAŞ formaları giyerek top koşturan atletizm sporu yapan tek SİMAVLI’dır. 1935 yılında Yunanistanı’ın başkenti ATİNA’da yapılan BALKAN OYUNLARI ŞAMPİYONASINDA “ÜÇ ADIM ATLAMA ŞAMPİYONU” Olmuş ülkemize ve doğduğu Simav’a madalya kazandırmıştır.
SİMAV ZEYBEK YAREN Geleneğinin son temsilcielrinden olan ASIM SİMAV yıllarca yarenlik yapmış bu simav geleneğinin sürmesi için emek vermiştir…Gün gelip Yaren geleneğinin yapılamayacağını veya bu yaren geleneğini hatırlayan Simavlıların azalacağını düşünerek yaren kurallarını YAREN KANUNLARI başlığı ile 1924-1936 tarihleri arasında 208 madde halinde yazıya geçirmiştir… Simav folklorunun BELGELENMESİNE VE CANLI TUTULMASI bu kurallar ile yaşatılabilmiştir…
SİMAV ZEYBEK yarenleri 1967 yılına kadar HER YIL MAYIS AYININ 6’SINDA “SİMAV DAĞINDAN İNME” Törenlerini HIDIRELLEZ şenliklerinde yapardı….Bu gelenek SİMAV’ın BİZANS’dan FETHİNİ simgeliyordu…sonra bu törenler Simav’ın kurtuluş günü sayılan 4 eylül tarihine ve panayır kurulmasına kaydırıldı…ve 4 eylül tarihinin içindeki haftaya “YARENLER HAFTASI” denilerek bir çok etkinlik birlikte yapılmaya başlandı….
ASIM SİMAV, Simav’ın en eski spor kulübü SİMAV GENÇLER BİRLİĞİ eski TÜRK OCAĞI’nın devamı olarak 1923 yılında kuruluşunda yer alan hemşehrilerimizdendir…Simav Gençler Birliği Spor kulübü bir yıl sonrada Türkiye İdman Cemiyetleri Birliğine ÜYE OLMUŞTUR…Yani bugünün SPOR FEDERASYONUNA…..Bu kulübümüz futboldan başka özellikle ATLETİZM,VOLEYBOL, GÜREŞ,BİNİCİLİK,BİSİKLET VE AVCILIK çalışmalarında bulundu….Asım Simav bu kulübün bir üyesi olarak ATLETİZM VE AVCILIK kollarında ünlenmişti…..
Asım Simav ilçemizin ünlü öğretmenlerinde SELVİYE HANIM’la evliydi….Bu evliliğinden NECATİ,FİLİZ VE AKIN isimlerini verdiği  üç çocuğu oldu….Talihsizlik üçününde erken vefatlarını tanık oldu…

92 yaşında 1995 yılında Hakkın rahmetine kavuşan SİMAV YARENLERİNİN EFSANEVİ “YİĞİTBAŞI” Asım Simav’ın ismi 2001 yılında Simav Merkez Kekliktepe Mahallesinde bir caddeye adı verilmiştir

Hisarlı Ahmet’i Yad Ederken

Yemenici MUSTAFA ustanın oğlu AHMET 1908 yılında, KÜTAHYA’da kale-i bala(HİSAR’da) doğdu. .

Daha çocuk yaşta sesinin güzelliği ve gürlüğü ile dikkat çeken HİSARLI AHMET , o zamanın Kütahyasında babasından saklı olarak bir bağlama satın almış. Babası görüp bağlamasını kırsa da o tekrar almış. Böylece devam eden bağlama aşkı, sesinin güzelliği onu arkadaşları arasında aranan kişi haline getirmiş. Zamanındaki arkadaş toplantıları mahalli türkülerin söylendiği, oyunların oynandığı ”GEZEK” adı verilen bir nevi eğlenceli eğitim yuvalarında olgunlaşan HİSARLI AHMET , kendisini zamanın ustaları arasında bulur. Kelelerin Ethem efendi, Dülgerin Hüseyin ağa, Nuri ÇAVUŞ , Arabacı İbrahim Ağa birlikte çalıp söyledikleri yörenin üçtelli bağlama ustaları idi.

Bu arada baba mesleği olan yemeniciliği ve kavaflığı devam ettirdi.Askerlik , evlilik ile birlikte içindeki aşk onu türkü çalıp söylemeye zorladı. Kahvehane işletmiş ancak kahvede alışıla gelmiş oyunların yerine müzikli eğlenceler düzenlemiş. Sonradan meraklılarına öğretmeye başlayınca, kahvehane bir MÜZİK EVİ’ne dönüşmüş.Gelen giden sanatçıların uğrak yeri haline gelen bu yerler sonradan müzik aletleri satışı ile kendisini tamamen folklorün içinde bulmuş.Yörede eli saz tutan herkese emeği geçtiği söylenebilen sanatçı , bu arada bildiği türküleri TRT repertuarına kazandırmak için MUZAFFER SARISÖZEN , NİDA TÜFEKÇİ , YÜCEL PASMAKÇI ile irtibat kurmuştu. KÜTAHYA TÜRKÜLERİ nin radyolarda söylenmesinde ve tanıtılmasında gayret göstermiştir. . .

En büyük zevki derlediği türkülerin sanatçılar tarafından söylenmesiydi . . .

İlk soyadı olan İNEGÖLLÜOĞLU soyadının yerine , yörede lakabı haline gelen ”” HİSARLI ”” soyadını aldı . . .
ibadet ve müzik icrasını birlikte yürütmesi , çevrede yadırgansa da HİSARLI AHMET , son nefesine kadar ikisini de bırakmadı. Çok iyi ezan okur ve sala verirdi. . .

Sevgi doluydu. Genç , yaşlı , çocuk , zengin , fakir her sevgiye de insan onun dostluğu için ayırım sebebi değildi. Dükkanın kapısının önüne bir sandalye koyarak kapattığı gibi kalbi herkese her zaman açık olan HİSARLI aile fertlerine de çok düşkündü . . .

Müziği ticari bir amaca yönelik yapmadı; amatör ruhu ve ustalarına saygısı nedeniyle aynen aldığı gibi kendinden sonrakilere aktarmaya çalıştı. . .

RUHU ŞAD OLSUN . . .

Hisarlı Ahmet Kimdir ?

Hisarlı Ahmet (İnegöllüoğlu) A İstanbul Sen Bir Han mısın?Varan Yiğitleri Yutan Sen misin?Gelinleri Yarsız Goyan Sen misin?Gidip de gelmeyen Yarı NeyleyimVakitsiz Açan Gülü Neyleyim

HAYATI

Babam 1908’de KALE BALA denilen Kütahya ilinin çekirdeğini oluşturan Yukarı Hisar’ da dünyaya gelmiş. Ayşe Hanım ile yemenici Musa Bey’in ikinci çocuklarıdır. Çocukluğunu ve gençliğini babasının yanında geçirmiş.

Delikanlılık döneminde; gençlerin evlerde toplanarak eğlendikleri ve sohbet ettikleri GEZEK’lerde üç telli bağlama ile tanışmış. Müzik gibi uğraşların gençleri haylazlığa iteceği düşünülen o devirde babasından saklı üç kile buğdaya bir bağlama edinmiş. Dedem bunu görmüş kırmış, babam gene bunu almış, gene kırılmış ama böyle devam ederken de babam bağlamayı öğrenmiş.

Örf ve adetlerin yaşatıldığı, görgü kurallarının ve birlikte yaşamanın pekiştirildiği Gezekler de müzik oyun başladığında sohbet bırakılır, yeme içme durur, derlenip toparlanılır ve sessizce dinlenilir, seyredilirdi. Kurallara uymayanlara da hoş cezalar verilirdi. Zengince olana bedensel ceza verilir, uzak bir pınardan su getirmesi istenir. Yoksul gence de mesela bir tepsi baklava alma cezası verilirdi.

Genç kızların aynı tür toplantısına da KIZLAR İÇİ denir. Gençler ablalarından hayat hakkında bilgiler alır oynayıp eğlenirlerdi.

Askerlik çağına geldiğinde koltuk altına aldığı bağlaması ile kıt’aya teslim olan babam Topçu askeri olmuş. Burada klarnet çalmayı ve okuma yazmayı öğrenmiş. Askerlik dönüşü ve dedemin vefatı ailenin geçimini ona yüklemiş. Bu arada Hacer hanımla ile evlenmiş, ağabeyim Hüseyin; ablam Huriye ve ben dünyaya gelmişiz. Hisardan yeni gelişen şehre taşındık. Ekonomik durum babama meslek değiştirir. Kahvehane açar. Üç telli bağlama duvarda asılıdır, ünü yayılmıştır. Kahvehanesi aşıkların ve onu dinlemeye gelenlerin uğrak yeridir artık. Hevesli gençlere bile ücret ders verir. Halk evleri kurulduğunda çalışmalarını burada da sürdürür.

Muzaffer Sarısözen ‘in daveti üzerine 1942’de ekip olarak Ankara radyosuna gidilmiş. Onun sazı ve sesindeki farklı üslup ve tavır üzerine radyoda kalması teklif edilmiş ve “Fincanın dibi noktalı ile Pembeli” türküleri derlenmiş.

Ailevi radyoda kalmayan babamın kahvehanesi Âşık Veysel, Âşık Davut Sulari gibi gezginci ozanların ve radyo sanatçılarının uğrak yeri olmuş. Bir konser için gelen Nida Tüfekçi, Yücel Paşmakçı ondaki değişik saz tavrı ve okuyuştaki kendine has hançereyi fark etmişler. Benim yüksek öğrenim için İstanbul’da olmam ve halk müziği camiasında çalışmamın da babamda ki tüm yöre türkülerin TRT repertuarına kazandırılmasında katkısı olmuş, türküler hemen hayata geçirilmiştir. Bu arada ibadetini de bırakmayan babam “Hacı” olduktan sonra “elini eteğini çek bu işlerden” diyenlere “Ben sazımla Rabbime sizden daha yakınım” derdi. Kendimi bildiğimden beri babamın alkollü içki kullanmadığını bilirim, sigarayı da bırakan babam nefesinin güçlü oluşu sayesinde türkü söylediğinde sesini civar köylerden bile duyulduğunu söyler, bununla övünürdü.

Halk destanlarını ezbere bilir, türkülerin kaybolması ve yozlaşması endişesiyle bunları bir kitapta toplama arzusunu da ne yazık ki sağlığında yerine getiremedi. Bu arzusunu ben ve torunu İsmail Pektaş 1995 yılında “Hisarlı Ahmet yorumu ile Kütahya Türküleri” adlı kitabı Güral Porselen’in sponsorluğunda yayımlayarak gerçekleştirebildik. Hisarlı Ahmet 4 Ocak 1984’de vefat etmiştir.

Mustafa Hisarlı (Oğlu)

Hisarlı Ahmet den alınan bazı türküler:

A İstanbul Sen Bir Han mısın,

Yağmur Yağar,

Kütahya’nın Pınarları,

Men beri.

Süleyman Hilmi Tunahan

Son devir din âlim ve velîlerinden.

Adı Süleymân Hilmi, soyadı Tunahan’dır.

Babası zamânın müderrislerinden Hâfız Osman Efendidir. Soyu Fâtih Sultan Mehmed Hanın “Tuna Hanı” olarak tâyin ettiği ve kendi kız kardeşi ile evlendirdiği İdris Beye dayanmaktadır. 1888 (H.1306) senesinde Silistre’nin Ferhatlar köyünde doğdu. 1959 (H.1379) senesinde İstanbul’da vefât etti. Karacaahmed Kabristanındadır.

Babası Osman Efendi tahsîlini İstanbul’da tamamladıktan sonra Silistre’ye giderek meşhûr Satırlı Medresesinde yıllarca müderrislik yaptı.

İlim ehli ve fazîlet sâhibi bir âileden dünyâya gelen SüleymânHilmi Tunahan, ilk tahsîlini Silistre Rüşdiyesinde ve Silistre Satırlı Medresesinde yaptı. Bilâhare tahsîlini tamamlamak için İstanbul’a gelerek Sahn-ı Semân (Fâtih) Medresesine kaydoldu. Fâtih dersiâmlarından ve o devrin meşhûr âlimlerinden Bafralı Ahmed Hamdi Efendi (BüyükHamdi Efendi)nin ders halkasına devâm etti. Zamânın usûlüne göre aklî ve naklî ilimleri tahsîl ettikten sonra 1916 senesinde Ahmed Hamdi Efendiden birincilikle icâzet, diploma aldı. Daha sonra o zamanki tâbiri ile dersiâm (profesör) olarak yetişmek üzere Süleymâniye Câmii medreselerinden Medresetü’l-Mütehassısînin tefsîr ve hadîs kısmına devâm etti.

Son derece parlak bir zekâya sâhib olan Süleymân Hilmi Tunahan, 1919 senesinde Medresetü’l-Mütehassısîn’den birincilikle mezûn oldu. Aynı yıllarda Medresetü’l-Kuzâtı (Hukuk Fakültesini) da üstün bir derece ile bitirdi. Böylece bir taraftan dersiâm diğer taraftan da kâdılık rütbelerine ulaşarak devrinin zâhirî ilimlerini tamamladı. Mezûniyetini müteâkip İstanbul’da dersiâm olarak vazîfeye başlayan Süleymân Hilmi Tunahan bir müddet sonra medreselerin kapatılması üzerine vâizliğe tâyin edildi. Uzun müddet İstanbul’un Sultanahmet, Süleymâniye, Yeni Câmi, Şehzâdebaşı ve Piyâle Paşa gibi büyük câmilerinde halka vâz ederek insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı.

Tasavvuf yolunda Selâhüddîn ibni Mevlânâ Sirâcüddîn Efendinin sohbetlerine devâm ederek yetişti. Süleymân Hilmi Tunahan’ın tasavvufî yönüyle ilgili olarak, dâmâdı ve bağlısı Kemâl Kaçar tarafından Necip Fâzıl Kısakürek’e verdiği notlardan bir bölümü şöyledir:

“Süleymân Efendinin bâtın ilmine yâni tasavvuftaki mânevî cephesine gelince, şüphesiz bu husus ehline mâlumdur.Zâhirî akıl ve zekâ ile idraki mümkün olamaz. Öyle ki, bir insan müslüman olabilir, tahsilli ve akıllı olabilir. Hattâ iç hayâtı münkir olamaz da yine tasavvuf ve irşâda ehil bir zât ile karşılaştığı halde, o zât ilâhî irâdeyle kendisini ona bildirmezse, dünyâlar bir araya gelse onun feyzlerinden haberdâr olamazlar. Bizim ise kendisinin mânevî cephesi üzerinde zerrece tereddüdümüz yoktur. Biz bu noktayı ilmelyakîn biliyoruz. Kendisinin tasarrufunu ve rûh melekeleri üzerindeki tesirini öz rûhumuzda ve vücûdumuzda hissetmiş, enfüsî ve kevnî kerâmetlerinin üstün irşâd hârikalarını fiil hâlinde ve hakkıyla müşâhede etmiş bulunuyoruz. Allah’ın bu husustaki inâyet ve lütfuna mazhar olduğumuza, kendilerinin kâmil ve mükemmel mürşid olduğuna Silsile-i sâdâd=Büyükler zinciri kolundan otuz ikinci ferdi Selâhüddîn ibni Mevlânâ Sirâcüddîn hazretlerinin cismânî nisbet, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin de rûhânî nisbetle vârisleri bulunduğuna îmânımız tamdır. Kendisinin bu cephesini anlamayanların, hiç olmazsa aksini iddiâ etmemelerini ve kendisinde bir mürşid hâli görmediklerini söylemekten çekinmelerini, dünyâ ve âhiret yıkımına uğramamaları bakımından tavsiye ederiz.”

Zâhirî ve bâtınî yönden yüksek derece sâhibi olan SüleymânHilmi Tunahan, îtikâdda Ehl-i sünnet, amelde Hanefî mezhebine, tasavvufta Nakşibendiyye yoluna mensûb idi. Ehl-i sünnet vel-cemâate son derece bağlıydı. Kendisinden feyz alan talebeleri ile vâz ve sohbetlerine devâm eden kimselere en büyük tavsiyesi; “Ehl-i sünnet vel-cemâat” akîdesine ihlâs ve samîmiyetle bağlı olmalarıydı.

Yetmiş iki senelik ömrü boyunca İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek ve insanlara anlatarak onların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmalarına vesîle olan Süleymân Hilmi Tunahan 16 Eylül 1959 senesinde İstanbul’da Kısıklı’daki evinde vefât etti. Karacaahmet Kabristanlığına defnedildi. (1, 2)

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S.) HAZRETLERİ’NİN KRONOLOJİSİ (3)

1888 / 1304 – Miladi / Rumi Süleyman Hilmi (k.s.) Efendi, Silistre’nin Hezergrad kasabasının Ferhatlar köyünde dünyaya geldi.

1913 / 1329 – Darü’l Hilafeti’l Aliyye Medreseleri Kısm-ı Ali (Sahn) Medresesine girdi.

1915 / 1331 – 3. sınıf 1. şubesini 90 üzerinden 88 puanla bitirdi.

Eylül 1916 / Eylül 1332 – 4. sınıfı 80 üzerinden 76 puanla bitirdi.

30 Eylül 1916 / 17 Eylül 1332 – Medresetü’l-Mütehassisin’in (Süleymaniye Medresesi) Tefsir-Hadis bölümüne girerek Hafız Ahmet Paşa Medresesine kaydoldu.

1918 İstanbul Müderrisliği Ruûsuna tayin edildi.

27 Mayıs 1919 Süleymaniye Medresesinin Tefsir-Hadis şubesinden mezûn oldu.

1926 Köyü olan Ferhatlar’ı son defa ziyaret ederek 40 gün kaldı.

1927 Babası Osman Efendi vefat etti.

1936 Mürşid-i Kamil olarak vazifeye başladı.

1939 İlk defa tevkif edilerek, birinci şubenin tabutluklarında işkence ve hakaretle dolu 3 gün geçirdi.

1941 Bulabildiği bir kaç talebeye ilim öğretmeye başladı.

1944 İkinci defa tevkif edildi. Birinci şube tabutluklarında, 8 gün işkenceye tabi tutuldu.

1949 Kur’ân kurslarının açılmasına, sınırlı da olsa müsâade eden kanunun yürürlüğe girmesiyle, Süleyman Efendi Hazretlerinin ilim öğretme faaliyeti bir nebze rahatladı.

1950 Vaizlik belgesi iade edildi.

1951 Süleyman Efendi (k.s.), Şehzadebaşı’ndan Kısıklı’ya taşındı ve Avrupa yakasındaki talebelerin tedrisini damadı Kemal Kacar’a bıraktı.

1951 Çamlıca’da, Konya Lezzet Lokantası sahibi Mustafa Bey’in köşkünün birinci katında ilk düzenli Kur’ân Kursu faaliyeti başladı.

1952 Çamlıca’da Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinin Çilehanesinin yanında ilk resmi Kur’an Kursu, Üsküdar müftülüğüne bağlı olarak açıldı.

1956 Cezâyir Müslümanlarının Fransız sömürgeciliğiyle mücadelesi esnasında, vaazlarında “Müslüman kardeşlerimize duâ edelim” dediği için, defalarca karakola çağrıldı ve ifadesi alındı.

1957 Bursa’da tertiplenen mehdilik hâdisesi üzerine tutuklandı ve Kütahya Hapishanesi’nde, 69 yaşında olmasına rağmen 59 gün hapsedildi. İdam talebiyle yargılandı, berâat etti.

16 Eylül 1959 İstanbul Kısıklı’daki Hâne-i Seâdetlerinde, 72 yaşında ahirete intikâl ettiler.

Turgut Özal

Turgut Özal Malatya’da doğdu. 1950 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Elektrik Mühendisi olarak mezun oldu. 1952 yılında A.B.D’ne giderek ekonomi tahsili gördü. Türkiye’ye döndükten sonra Elektrik İşleri Etüd İdaresi Genel Müdür Yardımcısı oldu ve Türkiye’nin elektrifikasyonu ile ilgili projelerde çalıştı. 1961-62 yılları arasında askerlik hizmetini Milli Savunma Bakanlığı Bilimsel Danışma Kurulu üyesi olarak ifa etti ve Devlet Planlama Teşkilatı’nın kurulmasına katkıda bulundu.

Bu sırada, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde ders de verdi. Bir süre Başbakanlık Teknik Uzmanlar Kurulu Üyesi olarak çalıştı ve 1967-71 yılları arasında da Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı görevini yürüttü. Ekonomik Koordinasyon Kurulu, Para ve Kredi Kurulu, RCD Koordinasyon Kurulu ve AET Koordinasyon Kurulu başkanlıklarında bulundu. 1971-1973 tarihleri arasında Dünya Bankası’nda danışman olarak çalıştı.

Türkiye’ye döndükten sonra çeşitli sınai kuruluşlarda çalıştı ve 1979 yılı sonlarına doğru Başbakanlık Müsteşarı olarak atandı. Aynı dönemde Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı görevini de vekaleten yürüttü. 12 Eylül 1980 müdahalesinden sonra kurulan hükûmete ekonomik işlerden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak atandı.

1982 yılında bu görevinden istifa etti. 1983 yılında Anavatan Partisi’ni kurdu ve aynı yıl yapılan genel seçimlerde partisinin başarılı olması üzerine hükûmeti kurmakla görevlendirildi ve böylece Türkiye’nin 19. Başbakanı oldu. 1987 yılında yapılan seçimler sonrasında tekrar hükûmet kurdu ve başbakan olarak görev yaptı. 31 Ekim 1989’da TBMM tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin 8.Cumhurbaşkanı olarak seçildi ve 9 Kasım 1989 tarihinde bu görevine başladı. 17 Nisan 1993 tarihinde geçirdiği bir rahatsızlık sebebiyle görevi sırasında vefat etti .

Ömer Muhtar

Ömer Muhtar (1862 – 1931)

omer muhtar Libya’daki direnişin öncüsü ve sembolü Ömer Muhtar, 1862 yılında Libya’nın Defne bölgesinin Batnan kasabasında doğdu. Annesinin ismi Aişe binti Muharib’tir. Ömer Muhtar ilk öğrenimini babası Muhtar’dan aldı. Babası 1878 yılında Hac vazifesini yerine getirirken vefat edince onun ve kardeşi Muhammed’in yetiştirilmesini babasının yakın arkadaşı Seyyid El Giryani üstlendi. Giryani, Ömer Muhtar’ı ve kardeşini Cağbub’taki İslâmi Bilimler Akademisi’ne yazdırdı ve Ömer Muhtar burada sekiz yıl köklü bir din eğitimi aldı. Öğrenim görürken bir yandan da kendisini sanat dallarında yetiştirdi ve marangozluk, ziraatçılık, demircilik ve duvar ustalığı gibi el becerilerini elde etti.

Muhtar’ın liderlik vasfı ve saygın kişiliği kendisine önemli görevler verilmesini sağladı. Cağbub Üniversitesi’nin temsilcisi olarak Sudan ve Mısır’a gönderildi. Çeşitli heyetlere başkanlık da yapan Ömer Muhtar, kabilelerin arasında çıkan anlaşmazlıklarda arabulucu olarak görev aldı. Çağbub Üniversitesi’ndeki eğitimini tamamladıktan sonra Kasur zaviyesinin başına getirildi. Daha sonra güneydeki Ayn Kalak zaviyesi şeyhliğine atandı. Gayretleri ile bu bölgeye Fransız işgal güçlerinin girmesini engelledi. Daha sonra tekrar Kasur zaviyesi imamlığına getirildi ve bu görevini İtalya’nın Libya’ya saldırdığı 1911 yılına kadar sürdürdü.